Kitapları

İmza Kampanyamız Sonuç Verdi Ciltli Kitaplar Çıktı!

Ciltli kitap istediği belirttiğimiz süregelen bir imza kampanyamız vardı bildiğiniz gibi. Geçtiğimiz ay bu isteğimiz Altın Kitaplar tarafından makul bulunmuş ve ciltli basılacak kitabın belirlenmesi için okuyucuların oyuna sunulmuştu. Oylamanın sonucu “O” çıkmış fakat Altın Kitaplar “O” ve “Mahşer”i ciltli olarak basacağını açıklamıştı. Ve o beklenen gün geldi, ciltli kitaplar bugünden itibaren satışa çıktı.Ciltli kitapları altinkitaplar.com.tr’den yüzde 30 indirimle alabilirsiniz. Kitaplara ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli.Cn5N19KW8AA-kfXBize kampanya sürecinde destek olan tüm King sever okuyuculara teşekkür ediyoruz. Bu imza kampanyası sadece bir başlangıçtı. İlerleyen günlerde başka imza kampanyalarında görüşmek üzere!

“Kabuslar Pazarı” 12 Nisan’da Çıkıyor!

King’in son çıkan öykü kitabı olan “The Bazaar of Bad Dreams” Altın Kitaplar tarafından Türkçeye kazandırıldı. 3 Kasım 2015’te yayımlanan kitap ülkemizde 12 Nisan’da satışa çıkacak. 0000000687971-1Orijinal kapağa sadık kalınarak basılan eserin tanıtım bülteni ise şöyle:

Hikâyelerim bir araya geldiği zaman kendimi sadece gece yarıları satış yapan bir sokak satıcısı gibi hissederim. Ürünlerimi sergileyip okurlarımı -yani sizleri- gelip seçin diye davet ederim. Ama gerekli uyarıyı yapmayı da ihmal etmem: Kuzum, dikkat edin, çünkü bu şeylerden bazıları tehlikelidir. Bunlar, içinde kötü rüyaların gizlendiği; gözünüzün uyku tutmadığı gecelerde, kapadığınıza emin olduğunuz halde, “Odanın kapısı neden açık?” diye merak ettiğiniz zamanlarda aklınıza takılan hikâyelerdir. İşte, ürünlerim bunlar, sevgili Daimi Okurum. Bu gece her şeyden bir parça satıyorum – otomobile benzeyen bir canavar (Christine tadında), ölüm ilanınızı yazarak sizi öldürebilen bir adam, paralel dünyalara erişimi olan bir e-kitap okuyucu ve her zaman çok beğenilen konu: insan türünün sonu. Ben bu ürünlerimi diğer sokak satıcıları çoktan evlerine gittikten sonra, sokaklar bomboşken ve donuk bir ay ışığı şehrin çatılarında gezinirken satmayı seviyorum. İşte bu zamanlarda örtümü yere yayıp ürünlerimi sergiliyorum.

Bu kadar gevezelik yeter. Belki artık bir şey satın almak istersiniz, ha? Gördüğünüz her şey el ürünüdür ve her ne kadar her birini çok sevsem de, satmaktan mutluluk duyarım, çünkü bunları özellikle sizler için yaptım. Çekinmeyin, şöyle bir yoklayın; ama lütfen, dikkatli olun. Bazılarının sivri dişleri vardır.
-Stephen King-

Bugünden itibaren ön siparişler de açılmış durumda. Ön sipariş vermek için buraya tıklamanız yeterli.

“Sadist” Yeni Kapağı İle Yayımlandı

Daha önce yeni baskısı yapılan Medyum, Rüya Avcısı, Cep, Kujo, Kuşku Mevsimi, Christine‘ın ardından yeni kapağı ile yayımlayan son kitap “Sadist (Misery)” oldu. sadist-stephen-king-kapak-m

Bugün satışa çıkan “Sadist”in etiket fiyatı 23.00 TL, kitabı Altın Kitaplar’ın internet sitesinden %40 indirimle alabilirsiniz. Siteye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli.

King’in Yeni Öykü Kitabı “The Bazaar of Bad Dreams” Kasım’da Çıkıyor, Öykülerin Adları ve Kısaca Konuları

Neredeyse her türde kalem oynatan usta yazar Stephen King, öykü türüne her zaman önem vermiştir. King’e göre öykü, en az roman kadar harika olup romanın bilinirliği ve saygınlığının gerisinde kalan özel bir türdür. Bu yüzden onlarca romanının yanında muhteşem öykü kitapları da yayımlamıştır.

Türkiye’deki yayım politikaları yüzünden öykü kitapları eksik çevrilse de usta yazarın bu türdeki yeteneğine dünya ile birlikte biz de şahit olduk yıllarca. Rüyalar ve Karabasanlar, Hayaletin Garip Huyları, Kuşku Mevsimi, Gece Yarısını Dört Geçe gibi öykü kitapları birçok okurun baş tacı oldu. King’i tanımayanlar, önyargılı olanlar bu güzel kitaplar sayesinde onun dünyasıyla tanıştı.bazaar-of-bad-dreams

Aklındaki hikâyeyi yüzlerce sayfa anlatmayı sevse de birkaç sayfada da büyük etki yaratabilen King, öykü dalında verilen en değerli ödüllerden biri olan O. Henry ödülünü de almıştır. Diğer öykü yazarlarından farklı olarak kitaplarına öyküleri nasıl, nerede ve niçin yazdığına dair notlar da ekleyerek okuma zevkimizi ikiye katlar. Bu yüzden, ne zaman yeni bir öykü kitabı yayımlansa heyecanlanır King hayranları.

Ve 3 Kasım’da yeni kitap geliyor. Şu an yurtdışında ön siparişte. Umuyoruz çok kısa zamanda Türkçeye “tam olarak” çevrilir.

(Bu arada size bir sürprizimiz var! Okumaya devam edin lütfen.)

Biraz da kitaptan bahsedelim:

“Bu öyküleri özellikle sizler için yarattım,” diyor King. “Onları dilediğiniz gibi inceleyebilirsiniz, ama dikkatli olun lütfen. En iyilerinin dişleri var.“

20 öyküden oluşan kitap; daha önce kitaplarda, gazetelerde, dergilerde veya internette yayımlanmış öykülerin yanı sıra hiçbir yerde yayımlanmamış ve son zamanlarda yazdığı yeni öyküleri de içeriyor. Ayrıca King yine, öykülerin nasıl yazıldığına dair kısa notlar da eklemiş. Her bir öykü bağımsız olsa da birbirleriyle ahlak, ölümden sonraki yaşam, suçluluk, geçmişteki hatalara dair pişmanlık konuları üzerinden ürkütücü bağlantılara sahip.

Öykülerin adları ve kısaca konuları şöyle:

1- Mile 81 (81. Mil) ilk yayımlanış tarihi 2011:

Maine Paralı Yol’ın 81. milinde artık kullanılmayan bir dinlenme tesisi vardır. Bu tesis liseli gençler için içki içip vakit geçirdikleri ve arada bir birbirleriyle dalaştıkları bir yere dönüşmüştür.

10 yaşındaki Pete Simmons abisini aramak için dinlenme tesisine gider. O sırada bir votka şişesi bulur ve içer, ardından sızar.

Çok geçmeden tesise çamur içinde station bir araç gelir, kapılar açılır ama ne var ki arabadan hiç kimse çıkmaz.

Sigortacı Doug Clayton, Toyota Prius’uyla Portland’da bir konferansa giderken 81. mildeki aracı görür ve bozulduğunu sandığı aracın sahibine yardım etmek ister ama aracın plakasının olmadığını fark eder.

On dakika sonra Julianne Vernon, arabasına bağladığı römorkuyla dinlenme tesisinde durur. Römorkta bir at götürmektedir. Tesisteki boş station araca ve Prius’a yaklaşır ama Doug Clayton’ın kırık cep telefonundan başka bir şey bulamaz.

Pete Simmons uykusundan uyanır ve tesiste durmuş altı arabayı fark eder. Araçlarda iki çocuktan ve bir attan başka kimse yoktur.

2-Premium Harmony (Ayrıcalıklı Uyum) ilk yayımlanış tarihi 2009:

Sürekli didişen Ray ve Mary Burkett’ın kötüye giden bir evlilikleri vardır. Bir yolculuk sırasında Mary, yeğenine hediye almak için bir dükkâna girer. Bu sırada Ray ve köpekleri arabada beklemektedir. Biraz sonra dükkandan birileri telaşla çıkarak Ray’i çağırır, eşi kalp krizi geçirmektedir. Mary krizden kurtulamaz ve oracıkta ölür. Ray, arabaya döndüğünde köpeklerinin de öldüğünü fark eder.

Öykü ilerledikçe okuyucu Ray’in gerçek karakterini görmeye başlar.

3-Batman and Robin Have An Altercation (Batman ve Robin Kavga Ediyor) ilk yayımlanış tarihi 2012:

Sanderson adında orta yaşlı bir adam, Alzheimer hastası babasını öğle yemekleri için Applebee’s adlı yere götürür. Baba – oğul, üç yıl boyunca hep aynı yemeği sipariş edip hep aynı muhabbeti yaparlar.

Sanderson onu büyüten adamın hafızasının yavaş yavaş eridiğini izlerken çaresizlik içinde çırpınmaktadır. Bu tekdüze günlerden birinde Sanderson iri yarı bir adamla kavgaya tutuşur. O kavga sırasında yaşlı babasının zihninde bir ışık yanar.

4-The Dune (Kum Tepesi), ilk yayımlanış tarihi 2011:

Emekli Florida Yüksek Mahkemesi Yargıcı Harvey Beecher, avukatına gizemli bir kum tepesinden bahseder. Bu kumul, ailesinin sahip olduğu kıyı şeridine yakın isimsiz bir adada bulunmaktadır. Harvey adayı ilk kez 1932 yılında 10 yaşındayken ziyaret etmiştir. Çünkü düzenbaz bir arsa vurguncusu olan dedesi o adada Kara Sakal’ın hazinesinin gömülü olabileceğini söylemiştir. Oraya gittiğinde kumulun üzerinde bazı isimler görür, bu kişiler daha sonra feci şekillerde ölür. Harvey için zamanla, o adaya her gün gitmek bir bağımlılığa dönüşmüştür. Ve Harvey’nin avukatı bunun dehşet verici sebebini öğrenmek üzeredir.

5-Bad Little Kid (Küçük Kötü Çocuk), ilk kez bu kitapta yer alıyor:

Öykü, George Hallas adında hayatı altüst olan bir adamla ilgili. George, sevdiği insanların teker teker, gizemli bir oğlan çocuğu yüzünden öldüğünü fark ettiğinde artık çok geç olmuştur. Çünkü tüm bu olanları hapiste, avukatı Leonard Bradley’e anlatmaktadır.

6-A Death (Bir Ölüm), ilk yayımlanış tarihi Mart 2015:

İşte sürprizimiz! Kayıp Rıhtım, bu güzel öyküyü sizin için çoktan çevirdi, zevkle okumanız için. Buradan buyurun.

7-The Bone Church (Kemik Kilise), ilk yayımlanış tarihi 2009:

Playboy’un Kasım 2009 sayısında yayımlanan bu manzum öykü Phil Hale tarafından resimlendirilmiştir. Şiir, talihsiz bir orman yolculuğu hakkındadır.

8-Morality (Ahlak), ilk yayımlanış tarihi 2009:

Chad, hevesli bir yazardır ve bir yayınevi ile anlaşma imzalayana kadar öğretmen olarak çalışmaktadır. Karısı ise emekli bir bakana hasta bakıcılık yapmaktadır. Ellerinden geleni yapmalarına rağmen hâlâ para sıkıntısı çekmektedirler. İvereni, Nora’yla yakınlaşmak için bir teklifte bulunur. Eğer Nora, adamın isteklerini kabul ederse Vermont’ta bir ev sahibi olma hayalleri gerçek olacaktır. Peki Nora’nın elde ettikleri, yaptıklarının ahlaki sonuçlarına değecek mi?

9-Afterlife (Ölümden Sonra), ilk yayımlanış tarihi 2013:

William Andrews, Goldman Sachs’ta çalışan bir yatırım bankacısıdır, 23 Eylül 2012 tarihinde beklenen bir ölümle hayata veda eder ve öldükten sonra kendisini bir koridorda bulur. Duvardaki bir panoda şirketçe gidilen bir pikniğin fotoğrafları vardır. Koridorun ucundaki ofisin kapısında Isaac Harris yazmaktadır. Acaba ona yeni bir şans mı verilecektir?

10-UR, ilk yayımlanış tarihi 2009:

Wesley Smith, Kentucky’de bir üniversitede İngilizce öğretmeni olarak çalışmaktadır. Bir gün, artık kitaplarını ve gazeteleri dijital olarak okuma kararı alır ve bir Kindle siparişi verir. Kredi kartından kaynaklanan ufak bir hata sonucu beyaz değil pembe bir Kindle gelir. Wesley zamanla, bu Kindle’ın paralel dünyadaki başka bir Wesley’e gönderilmek yerine kendisine yollandığını anlar.

Bu Kindle’ın UR adında özel bir işlevi vardır ve bu işlev sayesinde çoklu evrenler içinde her türlü bilgi araması yapılabilmektedir. Smith bu aramalar sırasında Ernest Hemingway’in üç yıl fazla yaşadığı alternatif bir boyutta yazılmış dört “yeni” Hemingway kitabı bulur.

Wesley daha sonra, alternatif bir evrende yayımlanan gazeteleri okuyabildiği bir işlev daha keşfeder. Bu işlev sayesinde kendi evreninde gerçekleşecek birçok felaketi durdurmaya çalışır. Ta ki Sarı Giysili Adamlar ortaya çıkana dek.

11-Herman Wouk is Still Alive (Herman Wouk Hala Yaşıyor) ilk yayımlanış tarihi 2011:

Uzun süredir arkadaş olan Brenda ve Jasmine, bir piyango biletinden 2700 dolar kazanınca, memleketlerine gitmek için bir Chevy Express kiralarlar. Yedi çocuğuyla birlikte iki kadın yola çıkarlar. Yol boyu hayatlarının bir değerlendirmesini yapıp boşa geçen ömürlerini düşünürler. Bu sırada eskiden birbirlerine âşık olan iki geçkin şair, diğer yönden gelmektedir. Maine Üniversitesi’nde bir konferans vermek için yola çıkmışlardır. Şairler, yaşamın acıtıcı gerçeğini tecrübe eden iki kadınla karşılaştıklarında, o şiirsel hayatları ebediyen değişecektir.

12-Under the Weather (Kötü Bir His) ilk yayımlanış tarihi 2011:

Brad Franklin bir kâbustan uyanır. Eşini rahatsız etmeden çıkar yataktan. Eşi Ellen biraz hasta olduğu için hala uyumaktadır. Brad, köpekleri Lady’yi alıp dolaştırmaya götürür. Köpeği dolaştırıp geri gelir, Ellen hala uyumaktadır. Brad bir not bırakıp işe gider. İşten döndüğünde Ellen’ın hâlâ uyumakta olduğunu fark eder.

13-Blockade Billy (Blokaj Billy) ilk yayımlanış tarihi 2010:

“Blokaj Billy” lakaplı beysbol oyuncusu William Blakely, beysbol tarihinin en iyi oyuncusu olabilirdi ama bugün kimse onu hatırlamıyor. O, varlığını kayıtlardan sildiren ilk ve tek oyuncuydu. Takımı çoktan unutulmuş ve beysbol tarihinde önemsiz bir isme dönüşmüş olsa da Billy kendisini bu tarihten silmek istiyordu. Bunun için elinden ne gelirse yaptı, çünkü iyi bir sebebi vardı.

Onun sırrı, herhangi bir oyuncu için skandala dönüşebilecek bir haptan ya da bir iğneden daha karanlıktı. Çok daha karanlık…

14-Mister Yummy (Bay Yummy) ilk kez bu kitapta yer alıyor:

Maalesef bu öykü hakkında hiçbir ön bilgi yok. Çok gizemli, değil mi?

15-Tommy, ilk yayımlanış tarihi 2010:

Playboy’un Mart 2010 sayısında yayımlanan bu şiir, anlatıcının Tommy adındaki sınıf arkadaşına yazdığı bir ağıt ve aynı zamanda 60’lı yılları konu ediniyor.

16-The Little Green God of Agony (Izdırabın Küçük Yeşil Tanrısı) ilk yayımlanış tarihi 2011:

Katherine MacDonald, acılar içinde kıvranan ve varlıklı bir adam olan Andrew Newsome’a bakan bir hemşiredir. Newsome bu acıları çabucak dindirecek bir ilaç bulmak için doktor doktor dolaşmaktadır ama bu çabaları sonuçsuz kalır.

Hemşire, Newsome’ın bir uçak kazası yüzünden meydana gelen bu yaraların üstesinden geleceğini düşünmektedir ama adam fizik tedavinin acısına katlanmak istememektedir. Çaresizlik içinde kıvranan Newsome, Rahip Rideout adında bir şifacı getirtir. Şifacı bu acıyı, Newsome’ın bedeninden “kovacağına” söz verir.

17-That Bus is Another World (Başka Bir Dünyadır O Otobüs) ilk yayımlanış tarihi 2014:

Muhtemel bir kariyer değişikliği için önemli bir görüşmeye gitmekte olan Wilson, kendisini ahlaki bir ikileme düşüren bir olaya tanık olur. Gördüğü şeyi bildirmek uğruna o çok önemli iş görüşmesini kaçırmalı mıdır, yoksa boş verip yoluna devam mı etmelidir?

18-Obits (Ölüm İlanları) ilk kez bu kitapta yer alıyor:

Bu öykü, ölüm ilanlarını yazarak insanların ölmelerine sebep olan bir köşe yazarıyla ilgili.

19-Drunken Fireworks (Sarhoş Havai Fişekler) ilk yayımlanış tarihi Haziran 2015:

Alden McCausland ve annesi kendilerine “kazara zengin” diyorlar. Çünkü, beklenmeyen bir hayat sigortası poliçesi ödemesi ve Büyük Maine Milyonları adlı kazı kazan kartı sayesinde çok zengin oldular. Alden ve anneciği artık yazlarını Abenaki Gölü yakınlarda geçirebiliyor, gölün küçük sahiline nazır üç odalı kulübelerinde gönüllerince keyif çatabiliyorlardı.

Gölün karşısında “gerçek zenginler” vardı. Massimo ailesinin Büyük beyaz bir malikanesi ve malikanenin yanında bir misafir evleri ve tenis kortu vardı. Alden’ın annesine göre bu zenginlik “haksız kazanç”la elde edilmişti.

Her 4 Temmuz yaklaştığında kutlama yapmak için hava fişek atmak, zamanla, gölün iki yakasındaki aileler arasında bir yarışa dönüşür. 4 Temmuz Silahlanma Yarışı diye bilinen bu yarış, en sonunda Alden’ın hapse düşmesine neden olur.

Not: Bu öykü Haziran 2015’te sadece sesli öykü biçiminde yayımlanmıştır. İlk kez bu öykü kitabında basılı halini okuyabileceğiz.

20-Summer Thunder (Yaz Gök Gürültüsü) ilk yayımlanış tarihi Haziran 2013:

Büyük bir felaketin sonrasını anlatan bu öykü, yeryüzünde kalan son iki adamın yaşadıklarına odaklanıyor.

Bu makale Kayıp Rıhtım sitesinde Bülent Özgün tarafından yazılmıştır. Kayıp Rıhtım’dan okumak için buraya tıklayınız.

Bill Hodges Serisi’nin İkinci Kitabı Finders Keepers Dilimize Kazandırıldı

King’in polisiye tarzında yazdığı Bill Hodges serisi, Bay Mercedes’in ardından ikinci kitap olan Finders Keepers’da

‘Kim Bulduysa Onundur’ ismiyle dilimize kazandırıldı. Çevirisini Mehmet Gürsel’in yaptığı kitap 09.10.2015 tarihinden itibaren size en yakın kitapçıda.
kim-bulduysa-onundur-350
Çevirmen: Mehmet Gürsel
Yayın Tarihi: 2015-10-09
Orjinal Adı: Finders Keepers
ISBN: 9752120396
Baskı Sayısı: 1. Baskı
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı: 432
Cilt Tipi: Karton Kapak
Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı
Boyut: 13.5 x 21.5 cm

 

Bir Ölüm – Stephen King

bir-olum

İlk kez Mart 2015’de The New Yorker dergisinde yayımlanmıştır. “Bir Ölüm,” genç bir kızın cinayeti ve onu öldürmekle suçlanan bir adamın öyküsünü anlatır.

Copyright: Stephen King 2015. Tüm hakları saklıdır.

Çeviri, Tarık Kaplan
Editör, A. Orçun Can

Kaynak: Kayıp Rıhtım

 ( http://www.kayiprihtim.org/portal/projeler/bir-olum-stephen-king/ )

Orijinal Metin: 

http://www.newyorker.com/magazine/2015/03/09/a-death-stephen-king )

* * *

Jim Trusdale’in, babasının gözden düşen çiftliğinin batısında bir barakası vardı. Şerif Barclay ile ona vekalet eden yarım düzine kasabalı onu bulduğunda oradaydı. Soğuk ocağın yanındaki sandalyede oturuyor, kirli bir ağıl montu giyiyor ve gaz lambasının ışığında Black Hills Pioneer Gazetesi’nin eski bir sayısını okuyordu. En azından bakıyordu.

Şerif Barclay kapıda durmuş, neredeyse eşiğin tamamını kapatıyordu. Elinde kendi gaz lambasını tutuyordu. “Dışarı çık Jim, ve ellerin de havada olsun. Silahımı çekmedim ve çekmek de istemiyorum.”

Trusdale dışarı çıktı. Havaya kaldırdığı ellerinden birinde hala gazeteyi tutuyordu. Durup duygusuz gri gözleriyle şerife baktı. Şerif bakışlarına karşılık verdi; dördü at sırtında, ikisiyse yanlarında solgun sarı harflerle “Hines Cenaze Evi” yazılmış eski bir at arabasında oturan diğer adamlar da öyle…

“Bakıyorum da neden burada olduğumuzu sormuyorsun,” dedi Şerif Barclay.

“Neden buradasın Şerif?”

“Şapkan nerede Jim?”

Trusdale gazete tutmayan eliyle kafasını yokladı, ama kahverengi kovboy şapkası orada değildi.

“İçeride, değil mi?” diye sordu şerif. Soğuk bir esinti atların yelelerini havalandırdı ve çimenleri yatırarak güneye doğru esti.

“Hayır,” dedi Trusdale. “Sanmıyorum.”

“O zaman nerede?”

“Kaybetmiş olabilirim.”

“Arabaya geçmen gerekiyor,” dedi şerif.

“Cenaze arabasında gitmek istemiyorum,” dedi Trusdale. “Kötü şans getirir.”

“Her yerin kötü şansa bulanmış,” dedi adamlardan biri. “Boğazına kadar kötü şansa batmışsın. İçeri gir.”

Trusdale at arabasının arkasına geçip içine tırmandı. Rüzgar daha güçlü bir şekilde tekrar esti, montunun yakalarını havaya kaldırdı.

At arabasında oturan iki adam aşağı inip arabanın iki yanında durdu. Biri silahını çekti, diğeri durdu. Trusdale onları sima olarak tanıyordu; ama isimlerini bilmiyordu. Kasabadanlardı. Şerif ve diğer dört adam barakasına girdiler. İçlerinden biri Hines’dı, yani cenazeci. İçeride bir süre kaldılar. Ocağı açıp külleri bile eşelediler. Sonunda dışarı çıktılar.

“Şapka yok,” dedi Şerif Barclay. “Olsaydı görürdük. Bayağı büyük bir şapka. Söylemek istediğin bir şey var mı?”

“Kaybetmiş olmam çok kötü. Aklı hala yerindeyken babam vermişti onu bana.”

“Nerede o zaman?”

“Söyledim ya, kaybetmiş olmalıyım… ya da çalınmış. Öyle olabilir. Yatmak üzereydim.”

“Yatmayı unut. Öğleden sonra kasabadaydın, değil mi?”

“Tabi ki öyleydi,” dedi adamlardan biri, atına tekrar binerken. “Onu gördüm. Şapkasını da takmıştı.”

“Kapa çeneni Dave,” dedi Şerif Barclay. “Kasabada mıydın Jim?”

“Evet efendim, öyle,” dedi Trusdale.

“Chuck-a-Luck’ta mıydın?”

“Evet efendim, oradaydım. Buradan oraya yürüdüm, iki kadeh içtim, sonra da geri yürüdüm. Sanırım Chuck-a-Luck’ta kaybettim şapkamı.”

“Hikayen bu mu?”

Trusdale bakışlarını karanlık Kasım göğüne kaldırdı. “Elimdeki tek hikaye.”

“Bana bak evlat.”

Trusdale ona baktı.

“Hikayen bu mu?”

“Söyledim ya, sahip olduğum tek hikaye bu,” dedi Trusdale ona bakarak.

Şerif Barclay içini çekti. “Pekala, hadi kasabaya gidelim.”

“Neden?”

“Çünkü tutuklusun.”

“Kahrolası kafasının içinde beyin yok ki,” diye belirtti adamlardan biri. “Babası bile yanında zeki kalıyor.”

Kasabaya gittiler. Yol altı kilometreydi. Trusdale cenaze arabasının arkasındaydı, soğuktan tir tir titriyordu. “Parasını çaldın da, tecavüz de mi ettin it herif?” diye sordu dizginleri tutan adam, arkasına dönmeden.

“Neden bahsettiğini bilmiyorum,” dedi Trusdale.

Yolculuğun geri kalanı rüzgarın uğultusu hariç sessiz geçti. Kasabada insanlar sokakta sıralanmıştı. Başta sessizdiler. Sonra kahverengi şal kuşanmış yaşlı bir kadın cenaze arabasının arkasından ağır aksak topallayarak koşup Trusdale’e tükürdü. Iskaladı ama küçük bir alkış dalgası oldu.

Hapishanede Şerif Barclay Trusdale’in at arabasından inmesine yardım etti. Rüzgar güçlüydü ve kar kokuyordu. Çalı topları Main Street’ten su kulesine doğru sürükleniyor, tahta bir çitin arkasında birikip titreşiyorlardı.

“Asın şu bebek katilini!” diye bağırdı bir adam, bir başkası taş fırlattı. Taş Trusdale’in kafasının yanından geçti, kaldırımda yuvarlandı.

Şerif Barclay arkasına döndü, gaz lambasını yukarı kaldırdı ve binanın önünde toplanmış olan kalabalığı gözleriyle taradı. “Kesin şunu,” dedi. “Aptalca davranmayın. Durum kontrol altında.”

Şerif, Trusdale’i pazısından tutarak önce ofisinden geçirdi, sonra da hapisaneye soktu. İki hücre vardı. Barclay Trusdale’i soldakine yönlendirdi. İçeride bir ranza, bir sıra ve bir de kova vardı. Trusdale sıraya oturmaya yeltenince Barclay, “Hayır. Ayakta dur,” dedi.

Şerif etrafına baktı ve kapı eşiğinde birikmiş kalabalığı gördü. “Hepiniz dışarı çıkın,” dedi.

“Otis,” dedi Dave adındaki, “ya sana saldırırsa?”

“O zaman onu zapt ederim. Görevinizi yaptığınız için teşekkür ederim ama şimdi uzamanız gerekiyor.”

Gittikleri zaman “Montunu çıkar ve bana ver,” dedi Barclay.

Trusdale montunu çıkardı ve titremeye başladı. Altında bir atletle dokusu neredeyse tamamen silinecek kadar çok kullanılmış ve bir dizi yırtılmak üzere olan, fitilli bir kadife pantolondan başka bir şey yoktu. Şerif Barclay montun ceplerini araştırdı ve R.W. Sears Saat Firması kataloğunun bir sayfasına sarılmış bir tutam tütün ile pesoyla ikramiye veren eski bir piyango bileti buldu. Ayrıca bir tane de siyah misket vardı.

“O benim şanslı misketim,” dedi Trusdale. “Çocukluğumdan beri var.”

“Pantolonunun ceplerini boşalt.”

Trusdale ceplerini dışarı çıkardı. Bir meteliği, üç tane nikeli (beş sent) ve Nevada’daki gümüşe hücumla ilgili Meksika piyangosu bileti kadar eski görünen, katlanmış bir gazete kupürü vardı.

“Botlarını çıkar.”

Trusdale botlarını çıkardı. Barclay içlerini kontrol etti. Birinin içinde on sentlik madeni para büyüklüğünde bir delik vardı.

“Şimdi de çoraplarını.”

Barclay içlerini dışarı çevirdi ve onları bir kenara attı.

“Pantolonunu indir.”

“Yapmak istemiyorum.”

“Ben de oradaki şeyi görmeye meraklı değilim, ama sen gene de indir.”

Trusdale pantolonunu indirdi. İç çamaşırı giymiyordu.

“Arkanı dön ve kıçını iki yana aç.”

Trusdale döndü, kalçalarını tuttu ve iki yana doğru açtı. Şerif Barclay yüzünü buruşturdu, iç çekti ve parmağını Trusdale’in anüsüne soktu. Trusdale inledi. Barclay parmağını çıkardı, çıkan hafif pop sesiyle tekrar yüzünü buruşturdu ve parmağını Trusdale’in atletine sildi.

“Nerede o Jim?”

“Şapkam mı?”

“Sence kıçından içeri şapkana mı baktım? Ocağındaki küllerin arasında? Akıllılık mı yapmaya çalışıyorsun?”

Trusdale pantolonunu çekip düğmesini ilikledi. Sonra da çıplak ayaklarla, titreyerek ayakta dikilmeye başladı. Bir saat önce evinde gazetesini okuyor, ocağın ateşini yakmayı düşünüyordu ama şimdi bu çok uzun zaman önceymiş gibi geliyordu.

“Şapkan benim ofisimde.”

“Öyleyse neden bana onun nerede olduğunu sordun?”

“Ne diyeceğini duymak için. Şapkanın icabına bakıldı. Asıl bilmek istediğim kızın gümüş dolarını nereye koyduğun. Evinde, ceplerinde ya da kıçında değil. Kendini suçlu hissedip onu bir kenara mı fırlattın?”

“Gümüş dolar hakkında bir şey bilmiyorum. Şapkamı geri alabilir miyim?”

“Hayır. O bir kanıt. Jim Trusdale, seni Rebecca Cline cinayetinden tutukluyorum. Bu konuda söylemek istediğin bir şey var mı?”

“Evet efendim. Rebecca Cline’ın kim olduğunu bilmiyorum.”

Şerif hücreden çıktı, kapıyı kapattı, duvardan bir anahtar aldı ve kapıyı kilitledi. Kapı kapanırken menteşeleri gıcırdadı. Hücre genellikle sarhoşlara ev sahipliği yapıyor ve nadiren kilitleniyordu. Şerif ona baktı ve “Senin için üzülüyorum Jim. Cehennem böyle bir şey yapan adamlar için yeterince sıcak değil,” dedi.

“Nasıl bir şey?”

Şerif cevap vermeden uzaklaştı.

Trusdale bir müddet boyunca Mother’s Best’ten yemek yiyip, sıranın üstünde uyuyarak ve iki günde bir boşaltılan kovaya işeyip sıçarak o hücrede kaldı. Babası onu görmeye gelmedi; çünkü seksenlerinde keçileri kaçırmıştı ve artık biri Sioux, diğeriyse Cheyenne olan iki kızılderili kadın tarafından bakıyordu. Bazen ıssız barakanın sundurmasında durur ve ahenkli ilahiler söylerlerdi. Ağabeyi Nevada’da gümüş avındaydı.

Bazen çocuklar hücresinin dışındaki ara sokağa gelip tekerlemeler söylüyorlardı. “Cellat, cellat, kafasını kes at.” Bazen de adamlar geliyor ve onu mahrem bölgelerini kesmekle tehdit ediyorlardı. Bir keresinde, Rebecca Cline’ın annesi geldi ve eğer izin verilseydi onu kendi elleriyle asacağını söyledi. “Bebeğime nasıl kıydın?” diye sordu, parmaklıklı pencerenin ardından. “Sadece 10 yaşındaydı ve o gün doğum günüydü.”

“Bayan,” dedi Trusdale, kadının yüzünü doğru dürüst görebilmek için sıranın üzerine çıkmıştı. “Ne sizin bebeğinizi ne başkasını öldürdüm.”

“Pis yalancı,” dedi kadın ve uzaklaştı.

Çocuğun cenazesine kasabadaki hemen hemen herkes katıldı. Kızılderililer de oradaydı. Hatta Chuck-a-Luck’ta işlerini yürüten iki fahişe bile… Trusdale hücrenin köşedeki kovanın üzerine çömelmiş, işini görürken uzaktan gelen ilahileri duyuyordu.

Şerif Barclay, Fort Pierre’e telgraf yolladı ve bir hafta kadar sonra gezgin bir yargıç geldi. Yeni atanmıştı ve bu iş için çok gençti. Sarı saçları Vahşi Bill Hickok gibi sırtına kadar uzanan bir züppe… Adı Roger Mizell’di. Küçük, yuvarlak gözlükleri vardı ve parmağında bir evlilik yüzüğü olmasına rağmen hem Chuck-a-Luck’ta hem de Mother’s Best’te gözü dışarıda bir adam olduğunu kanıtlamıştı.

Kasabada Trusdale’i savunacak bir avukat yoktu. Mizell de ticaret binasının, hanın ve Good Rest Hotel’in sahibi George Andrews’u çağırdı. Andrew kıtanın doğusundaki bir ticaret okulunda iki yıl yüksek eğitim almıştı. Trusdale’in avukatlığını ancak Bay ve Bayan Cline kabul ederse yapacağını söyledi.

“O zaman gidip onlarla görüş,” dedi Mizell. O esnada berber dükkanındaydı, sandalyede geriye yaslanmış, sakallarını kestiriyordu. “Fazla vakit kaybetmemeye bak.”

“Eh,” dedi Bay Cline, Andrews durumu açıkladığında. “Bir sorum olacak. Onu savunacak birini bulamadıkları takdirde adamı yine de asabilirler mi?”

“Bu Amerikan adaleti olmazdı,” dedi Andrews, “ve henüz Birleşik Devletlere dahil olmasak da yakında olacağız.”

“Bu işten sıyrılabilir mi?” diye sordu Bayan Cline.

“Hayır hanımefendi,” dedi Andrews. “Yapabileceğini sanmıyorum.”

“O halde görevinizi yapın ve Tanrı sizi kutsasın,” dedi Bayan Cline.

Dava bir Kasım sabahı başladı ve öğleden sonrasına dek sürdü. Belediye binasında yapıldı ve o gün gelinlik dantellerini kadar ince bir kar yağışı vardı. Arduvaz-gri bulutlar kasabanın üzerinde gezinerek daha güçlü bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu haber veriyorlardı. Davayla ilgili belgeleri inceleyip konuya iyice hâkim olan Roger Mizell, yargıçlığın yanı sıra savcılık görevini de üstlendi.

“Tıpkı kendinden borç alıp gene kendine ödeyen bir banker gibi,” Jürilerden birinin Mother’s Best’teki yemek arasında böyle dediği duyuldu ve her ne kadar kimse bu görüşe karşı çıkmasa da, kimse kötü bir fikir olduğunu söylemedi. Bir şekilde idare ediyordu sonuçta.

Savcı Mizell yarım düzine görgü tanıdığı çağırdı ve yargıç Mizell onun sorularına hiç itiraz etmedi. İlk önce Bay Cline ifadesini verdi ve en son Şerif Barclay geldi. Ortaya çıkan hikaye basitti. Rebecca Cline’ın öldürüldüğü gün pastalı ve dondurmalı bir doğum günü partisi vardı. Rebecca’nın birkaç arkadaşı gelmişti. Öğlen iki sularında, küçük kızlar Müzikli Sandalyeler ve Eşeğin Kuyruğunu Takma gibi oyunlar oynarken, Jim Trusdale Chuck-a-Luck’a girip bir kadeh viski sipariş etti. Kovboy şapkası kafasındaydı. İçkiyi yavaş yavaş içti ve bitince yenisini söyledi.

Şapkasını çıkarmış mıydı? Belki de kapıdaki askılardan birine asmıştı? Kimse hatırlayamıyordu.

“Onu daha önce hiç şapkasız görmedim,” dedi barmen Dale Gerard. “Şapka onun bir uzvu gibiydi. Eğer çıkardıysa muhtemelen tezgaha, hemen yanına koymuştur. İkinci kadehini de içti ve sonra kendi yoluna gitti.”

“Oradan ayrılırken şapka barın üzerinde miydi?” diye sordu Mizell.

“Hayır efendim.”

“Dükkanı kapattığınız sırada kapıdaki askıda mıydı peki?”

“Hayır efendim.”

Rebecca Cline o gün saat 3 sularında Main Street’teki eczaneye gitmek için kasabanın güney ucundaki evinden ayrıldı. Annesi ona doğum günü hediyesi olan gümüş dolarıyla biraz şeker alabileceğini ama hemen yememesini, çünkü o gün için yeteri kadar tatlı yediğini söylemişti. Saat 5 olup da hala geri gelmediğinde Bay Cline ve birkaç kişi onu aramaya başladı. Onu Barker’s Alley’de, Good Rest ile sahnenin deposunun arasında buldular. Boğulmuştu. Gümüş doları gitmişti. Adamlar ancak yas tutan babası onu kollarına aldığında Trusdale’in geniş kenarlıklı şapkasını gördüler. Kızın güzel elbisesinin eteğinin altında saklı kalmıştı.

Jürinin öğle yemeği sırasında sahne deposunun yakınlarından, suç mahallinin doksan adım kadar uzağından gelen çekiç sesleri duyuldu. Darağacının hazırlanışıydı bu. İş, adı oldukça manalı bir biçimde John House olan, kasabanın en iyi marangozu tarafından yapılıyordu. Büyük bir kar fırtınası geliyordu ve Fort Pierre’e giden yol belki bir hafta, belki de bütün kış boyunca geçilemez olacaktı. Trusdale’i bahara kadar cezaevinde tutmak gibi bir planları yoktu. Bu hiç de tasarruflu olmazdı.

“Bir darağacı yapmanın hiçbir zorluğu yok,” dedi House izlemeye gelen halka. “Bir çocuk bile bunlardan bir tane yapabilir.”

Hareket koluyla kontrol edilen bir kirişin tuzak kapısının arkasında yer aldığını ve herhangi bir son dakika aksaklığı olmaması için şaftın yağlı olacağını anlattı. “Eğer böyle bir şey yapıyorsanız, ilk seferinde doğru yapmak istersiniz,” dedi House.

George Andrews öğleden sonra Trusdale’i sanık kürsüsüne çıkardı. Bu olay salondakilerden ıslıkların yükselmesine, Yargıç Mizell’in de tokmağını vurarak eğer izleyiciler kendilerine hakim olmazlarsa salonu boşaltacağını söylemesine sebep oldu.

“Söz konusu gün Chuck-a-Luck meyhanesine girdin mi?” diye sordu Andrews, sükunet sağlandığında.

“Herhalde,” dedi Trusdale. “Yoksa burada olamazdım.”

Birkaç gülüşme duyuldu, Mizell de gülümsemesine rağmen gene de tokmağını masaya vurdu ve ikinci bir uyarıda bulunmadı.

“İki kadeh içki siparişi verdin mi?”

“Evet efendim, verdim. Yalnızca iki kadehe yetecek param vardı.”

“Ama sonra bir dolar daha edindin, değil mi seni it herif!” diye bağırdı Abel Hines.

Mizell tokmağını önce Hines’a, sonra da ön sıralarda oturan Şerif Barclay’e çevirdi. “Şerif, şu adama dışarıya kadar eşlik et ve kanunsuz davranışından ötürü cezalandır lütfen.”

Barclay, Hines’a dışarıya kadar eşlik etti ama onu kanunsuz davranıştan cezalandırmadı. Bunun yerine neden böyle bir şey yaptığını sordu.

“Üzgünüm Otis,” dedi Hines. “Orada sap gibi oturduğunu görünce dayanamadım.”

“Sokağın aşağısına gidip John House’un yardıma ihtiyacı var mı diye bir bak,” dedi Barclay. “Bu karışıklık bitmeden de buraya geri gelme.”

“İhtiyacı olan bütün yardımı aldı ve çok kar yağıyor.”

“Bir yere uçmazsın. Git.”

Bu sırada Trusdale ifadesini vermeye devam etti. Hayır, Chuck-a-Luck’ı terk ettiğinde şapkası başında değildi ama evine dönene kadar bunu fark etmemişti. O zaman da kasabaya kadar bütün yolu geri dönüp de onu aramak için çok yorgun olduğunu söyledi. Hem hava da kararmıştı.

Mizell araya girdi. “Bu mahkemeden lanet şapkanın kafanda olduğunu fark etmeden atlı kilometre boyunca yürüdüğüne inanmasını mı bekliyorsun?”

“Sanırım sürekli kafamda olduğu için orada olması gerektiğini düşündüm,” dedi Trusdale. Bu bir başka gülüşmenin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Barclay geri geldi ve Dave Fisher’ın yanına oturdu. “Neye gülüyorlar?”

“Gerzek herifin bir cellada falan ihtiyacı yok,” dedi Fisher. “Düğümü kendi elleriyle atıyor. Bunun komik olmaması lazım; ama bayağı komik.”

“O ara sokakta Rebecca Cline’la karşılaştın mı?” diye sordu George Andrews, yüksek sesle. Bütün gözler üzerindeyken dramaya karşı daha önce hiç hissetmediği bir yatkınlığının olduğunu keşfetmişti sanki. “Onunla karşılaşıp doğum günü dolarını çaldın mı?”

“Hayır efendim,” dedi Trusdale.

“Onu öldürdün mü?”

“Hayır efendim. Onu tanımıyordum bile.”

Bay Cline koltuğundan kalkıp bağırdı. “Onu sen öldürdün, seni yalancı orospu çocuğu!”

“Yalan söylemiyorum,” dedi Trusdale. Şerif Barclay o anda ona inandı.

“Başka sorum yok,” dedi Andrews, koltuğuna geri dönerken.

Trusdale ayağa kalkmaya yeltendiyse de Mizell ona oturmasını ve birkaç soruya daha cevap vermesini söyledi.

“Birinin siz Chuck-a-Luck’ta içerken şapkanızı çaldığını, kafasına taktığını, o ara sokağa gittiğini,Rebecca Cline’ı öldürdüğünü ve şapkayı sizi töhmet altında bırakmak için orada bıraktığını iddia etmeye devam ediyor musunuz Bay Trusdale?”

Trusdale sessiz kaldı.

“Soruya cevap verin Bay Trusdale.”

“Efendim, ‘töhmet altında bırakmanın’ ne demek olduğunu bilmiyorum.”

“Bizden birinin bu iğrenç cinayeti senin üzerine attığına inanmamızı mı bekliyorsun?”

Trusdale ellerini birbirine kenetleyip bir müddet düşündü. Sonunda dedi ki, “Belki de biri onu yanlışlıkla almış ve sonra da yere atmıştır.”

Mizell gözlerini kahkhakara boğulan salonun üstünde gezdirdi. “BuradaBay Trusdale’in şapkasını yanlışlıkla alan var mı?”

Pencereleri döven kar tanelerinin dışında içeride çıt çıkmadı. Kışın ilk büyük fırtınası gelmişti. Bu kasaba ahalisinin Kurt Kışı dediği mevsimdi; çünkü kurtlar, çöp aramak için sürüler halinde Black Hills’ten kasabaya inerlerdi.

“Başka sorum yok,” dedi Mizell, “ve hava şartlarından dolayı davayı sonlandırıcı bir karar vereceğiz. Jüri bir karar almak için çekilecek. Üç seçeneğiniz var baylar: masum, adam öldürmeye teşebbüs ya da birinci derece cinayet suçlusu.”

“Daha çok kız öldürme,” diye düzeltti birisi.

Şerif Barclay ve Dave Fisher, Chuck-a-Luck’a gitti. Abel Hines de omzundaki karları silkeleyerek onlara katıldı. Dale Gerard onlara müesseseden büyük birer bira servis etti.

“Hayır, bir bardak su istemiyorum, ama isteyebileceğimden kuşkuluyum.”

“Mizell’in başka sorusu kalmamış olabilir,” dedi Barclay, “ama benim var. Şapkayı boş ver. Madem kızı Trusdale öldürdü, nasıl oldu da gümüş doları bir türlü bulamadık?”

“Çünkü korktu ve onu bir yere attı,” dedi Hines.

“Sanmıyorum. Böyle bir şeyi akıl edebilmek için fazla aptal. Eğer o dolar elinde olsaydı Chuck-a-Luck’a geri döner ve içerdi.”

“Ne demeye getiriyorsun?” diye sordu Dave. “Sence o masum mu?”

“Diyorum ki keşke o meteliği bulabilseydik.”

“Belki cebindeki bir delikten düşmüştür.”

“Ceplerinde hiç delik yoktu,” dedi Barclay. “Sadece botlarından birinde vardı ve o da içinden bir dolar geçecek kadar büyük değildi.” Birasından biraz içti. Main Street’te uçuşan çalı topları karın içinde hayaletimsi beyinler gibi görünüyordu.

Jürinin karara varması bir buçuk saat sürdü. “Asılmasına ilk oylamada karar verdik,” dedi Kelton Fisher daha sonra, “ama adil görünmesini istedik.”

Mizell, Trusdale’e karar açıklanmadan önce söylemek istediği bir şey olup olmadığını sordu.

“Aklıma bir şey gelmiyor,” dedi Trusdale. “O kızı ben öldürmedim, tüm söyleyebileceğim bu.”

Fırtına üç gün sürdü. John House, Trusdale’in kaç kilo olduğunu düşündüğünü sordu Barclay’e. O da adamın altmış kilo civarı olduğunu söyledi. House çuval bezinden bir kukla yapıp içini taşlarla doldurdu ve hanın tartısının ibresi altmışa gelene kadar da içine ağırlık eklemeye devam etti. Sonra kasabanın yarısı karın altında orada durmuş izlerken kuklayı astı. Düzenek sorunsuz çalışıyordu.

İdamdan önceki gece hava açıldı. Şerif Barclay, Trusdale’e akşam yemeği için istediği her şeyi yiyebileceğini söyledi. Trusdale biftek ve yumurta istedi, yanında da et suyuna bulanmış, ev yapımı kızarmış patates. Barclay yemeğin parasını kendi cebinden verdi, sonra da masasına oturup tırnaklarını temizlerken Trusdale’in çatal bıçağının seramik tabakta çıkardığı sesleri dinledi. Sesler kesildiğinde hücreye girdi. Trusdale sırada oturuyordu. Tabağı o kadar temizdi ki Barclay adamın sosun kalanını bir köpek gibi diliyle temizlediğini düşündü. Adam ağlıyordu.

“Aklıma bir şey geldi,” dedi Trusdale.

“Nedir Jim?”

“Beni yarın sabah asacaklarsa mezarıma karnımda biftek ve yumurtayla gireceğim. Sindirmek için hiç vakit olmayacak.”

Kısa bir anlığına Barclay hiçbir şey söylemedi. Görüntü yüzünden değil ama Trusdale’in bunu düşünmüş olmasından dolayı dehşete düşmüştü. Sonra “Burnunu sil,” dedi.

Trusdale burnunu sildi.

“Şimdi beni dinle Jim, çünkü bu senin son şansın. Öğleden sonra o bardaydın. O saatte çok insan yoktu. Doğru mu?”

“Sanırım evet.”

“O zaman şapkanı kim aldı? Gözlerini kapat. Geçmişi düşün. Gözlerinin önünde canlandır.”

Trusdale kendisine söylenileni yaptı. Barclay bekledi. Bir süre sonra Trusdale ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerini açtı. “Onu takıp takmadığımı bile hatırlayamıyorum.”

Barclay içini çekti. “Tabağını bana ver ve bıçağı da uzat lütfen.”

Trusdale çatal bıçağı üzerine koyduğu tabağı parmaklıkların arasından uzattı ve bira içebilmeyi dilediğini söyledi. Barclay bunu bir süre düşündü, ardından montuyla şapkasını giydi, Chuck-a-Luck’a kadar yürüdü ve Dale Gerard’dan küçük bir kova bira aldı. Cenazeci Hines bir kadeh şarabı yeni bitirmişti. Barclay’le birlikte dışarı çıktı.

“Yarın büyük gün,” dedi Barclay. “10 yıldır burada bir idam gerçekleşmemişti ve şansımız varsa bir on yıl daha gerçekleşmez. O zamana kadar işi bırakmış olacağım. Keşke şimdi bırakmış olsaydım.”

Hines ona baktı. “Kızı gerçekten de onun öldürdüğünü düşünmüyorsun.”

“Eğer o yapmadıysa,” dedi Barclay, “bunu yapan kişi hala etrafta dolaşıyor demektir.”

İdam ertesi sabah saat 9’daydı. Hava rüzgarlı ve oldukça soğuktu fakat kasaba halkının çoğu olayı izlemek için oradaydı. Papaz Ray Rowles darağacının üzerinde, John House’un yanında duruyordu. Her ikisi de mantolarına ve atkılarına rağmen titriyordu. Papaz Rowles’un elindeki İncil’in sayfaları rüzgârla çırpınıp duruyordu. House’un kemerine sıkıştırılmış olan gösterişsiz, siyaha boyalı başlık da öyle…

Barclay, elleri arkasında kelepçelenmiş olan Trusdale’i idam sehpasına yönlendirdi. Trusdale basamaklara gelene kadar iyiydi ama sonra karşı gelmeye ve ağlamaya başladı.

“Yapmayın,” dedi. “Lütfen bana bunu yapmayın. Lütfen beni incitmeyin. Lütfen beni öldürmeyin.”

Küçük bir adama göre güçlüydü ve Barclay, Dave Fisher’a gelip bir el atması için işaret etti. Birlikte Trusdale’i yaka paça kavradılar, itip kaktılar ve 12 ahşap basamağa zorla tırmandırdılar. Bir ara öyle bir çırpındı ki; neredeyse üçü birden aşağı düşüyordu ve düşerlerse diye kollar onları tutmak için kalktı.

“Kes şunu ve bir erkek gibi öl!” diye bağırdı biri.

Platformun üzerindeki Trusdale bir anlığına sessizleşti ama Papaz Rowes 51. Ayeti okumaya başladığında çığlık atmaya başladı.“Göğsünü mengeneye sıkıştırmış bir kadın gibi,” diyecekti daha sonra biri, Chuck-a-Luck’ta.

“Yüce iyiliğinle bana merhamet et ey Tanrım,” diye okudu Rowles, hüküm giymiş adamın serbest kalmak için attığı çığlıkları bastırmak için sesini yükselterek. “Çok yüce olan merhametinle günahlarımı bağışla.”

House’un siyah başlığı kemerinden çıkardığını gören Trusdale bir köpek gibi solumaya başladı. Kafasını iki yana sallayarak başlıktan kaçınmaya çalıştı. Saçları uçuştu. House tıpkı oynak bir atı dizginlemeye çalışan bir adam gibi her hareketi sabırla takip etti.

“Dağlara bakmama izin verin!” diye böğürdü Trusdale. Burun deliklerinden sümükler akıyordu. “Dağlara bir kez daha bakmama izin verirseniz iyi olacağım!”

Ama House yalnızca başlığı Trusdale’in kafasına geçirmekle ve titreyen omuzlarının üzerinden bağlamakla yetindi. Papaz Rowles monoton bir şekilde devam ediyordu. Trusdale altındaki kapaktan kaçmaya çalıştı. Barclay ve Fisher onu geri ittiler. Aşağıdan birisi, “Sür şunu kovboy!” diye bağırdı.

“Amin de,” dedi Barclay, Papaz Rowles’a. “İsa aşkına amin de.”

“Amin,” dedi Papaz Rowles ve İncil’i kapatarak bir adım geri çekildi.

Barclay, House’a işaret verdi, adam da manivelayı çekti. Yağlı kiriş hareket etti ve kapak aşağıya doğru düştü. Tıpkı Trusdale gibi. Boynu kırıldığında bir çatırtı sesi çıktı. Bacakları neredeyse çenesine kadar çekilip geri düştü. Altındaki kar yığınlarına ayaklarından sarı damlacıklar düştü.

“Al sana, seni piç!” diye bağırdı Rebecca Cline’ın babası. “Yangın musluğuna işeyen bir köpek gibi geberdi. Cehenneme hoş geldin.” Birkaç kişi alkışladı.

Trusdale’in cesedi kafasında hala o siyah başlık olduğu halde kasabaya getirilirken bindirildiği arabaya yüklenene kadar izleyiciler orada beklemeye devam ettiler. Ardından dağıldılar.

Barclay hapishaneye geri döndü ve Trusdale’in kaldığı hücrede oturdu. Orada 10 dakika kaldı. Hava o kadar soğuktu ki nefesi gözle görülür bir şekilde buharlaşıyordu. Neyi beklediğini biliyordu ve sonunda beklediği şey geldi. Trusdale’in içtiği son biraları taşıyan küçük kovayı aldı ve kustu. Daha sonra ofisine geçti ve sobasını doldurdu.

Sekiz saat sonra Abel Hines geldiğinde hala oradaydı, kitap okumaya çalışıyordu. “Cenaze salonuna gelmelisin Otis. Sana göstermek istediğim bir şey var,” dedi.

“Nedir?”

“Hayır. Bunu gelip görmek isteyeceksin.”

Hines’ın Cenaze Salonu & Morgu’na yürüdüler. Arka odada, Trusdale çıplak bir şekilde soğuk bir zeminde yatıyordu. Havada kimyasal madde ve dışkı kokusu vardı.

“Bu şekilde öldüklerinde pantolonlarını doldururlar,” dedi Hines. “Başı dik şekilde giden adamlar bile. Yapabilecekleri bir şey yok. Kaslar gevşeyip bırakır.”

“Ve?”

“Yaklaş. Senin mesleğine sahip olan bir adamın boklu pantolondan fazlasını gördüğünü sanırdım.”

Pantolon yerdeydi. İçi dışına çıkarılmıştı. Pisliğin içinde bir şey parlıyordu. Barclay eğilerek yaklaştı ve bunun gümüş bir dolar olduğunu gördü. Uzanıp dışkının içinden onu çıkardı.

“Anlamıyorum,” dedi Hines. “Orospu çocuğu uzun süredir içerideydi.”

Köşede bir sandalye vardı. Barclay ona o kadar sert bir şekilde oturdu ki sandalyenin dolgusundan bir pof sesi çıktı. “Fener ışıklarını ilk gördüğünde onu yutmuş olmalı. Ve her seferinde geri çıktığında onu temizleyip yeniden yuttu.”

İki adam birbirine baktı.

“Ona inandın,” dedi Hines en sonunda.

“Aptallık; ama evet, inandım.”

“Belki de bu onunla ilgili olduğundan çok, seninle ilgili bir şey söylüyordur.”

“Son ana kadar masum olduğunu söyleyip durdu. Muhtemelen Tanrı’nın tahtının önünde dururken de aynısını söyleyecek.”

“Evet,” dedi Hines.

“Anlamıyorum. Asılacaktı.Her hâlükârda asılacaktı. Bunu anlıyor musun?”

“Ben güneşin neden yükseldiğini bile anlamıyorum. Bu metelikle ne yapacaksın? Kızın anne babasına geri mi vereceksin? Öyle yapmasan daha iyi olur çünkü…” Hines yüzünü buruşturdu.

Çünkü Cline’lar başından beri biliyordu. Kasabadaki herkes başından beri biliyordu. Bunu bilmeyen tek kişi kendisiydi. O aptal kendisiydi.

“Onunla ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.

Ani bir rüzgar şarkı seslerini taşıyarak esti. Kiliseden geliyordu. Şükür Duası ediliyordu.

Kıng’in İlk Çizgi Roman Deneyimi: Amerikan Vampiri

Son zamanlarda  ‘vampir’ konulu dizilere ve kitaplara oldukça aşinayız fakat vampir hikayelerinin kalitesizliği de hala tartışılan bir konu. Belki de bu kalitesiz tartışmalara son koyacak isim Stephen King…

King de son dönem vampir hikayelerinin kalitesizliği konusunda hemfikir. King, American Vampire için yazdığı ön sözde vampirlerin sadece geceleri çalışan dedektifler, anoreksik genç kızlar, ağlak bakışlı yakışıklı oğlanlar olmaması gerektiğini yazıyor. King’e göre vampirler;

“Katiller, tatlım. Leziz A tipi kana doyamayan hırçın katiller. Kötü oğlanlar ve kızlar. Avcılar.”

10422947_359875134219523_7393468991940489768_n

American Vampire evrimleşmiş yeni ve daha güçlü bir vampir türünün ilk örneği kanun kaçağı Skinner Sweet’in hikayesi. İlk kitapta ortak noktaları Skinner karakteri olan iki ayrı hikayeyi takip ediyoruz. King tarafından yazılmış ilk hikaye, 1880′lerde Vahşi Batı’da geçiyor. Bu hikaye, Skinner’ın ilk “Amerikalı Vampir” haline gelmesinin hikayesini ve dedektif James Book’la olan mücadelesini konu alıyor.

İkinci hikaye ise 1920′lerde Los Angeles’ta geçiyor ve genç aktris Pearl’ün vampir bir yönetmen tarafından tuzağa düşürülmesi ve bunun üzerine eski model vampirlerden hazzetmeyen Skinner tarafından yeni vampir türünün bir üyesi haline getirilmesini konu alıyor.10340064_335238633349840_7568736901808635257_n

İkinci kitaptan itibaren yazarlık görevini Snyder tek başına devralıyor. Her kitap Amerikan tarihinin farklı bir döneminde Skinner, Pearl ve kocası Henry’nin hikayesini devam ettiriyor.İkinci kitap 30′lu yıllarda daha yeni yeni büyümeye başlayan Las Vegas’ta, üçüncü kitap ise 40′larda 2. Dünya Savaşı zamanlarında geçiyor ve seriye ikinci çizer olarak Sean Gordon Murphy’i katıyor.

10257672_285270675013303_5446833692694844714_n

Her kitap serinin mitolojisini genişletse ve hikayeye yeni vampir türleri eklese de her şeyin merkezinde ölümsüz Pearl ve giderek yaşlanan kocası Henry’nin ilişkisi bulunuyor.

10646952_285270228346681_7682146197515411932_n

Amerikan Vampiri, ülkemizde JBC Yayıncılık tarafından yayınlandı. Çizgi romanın künye bilgileri:

1. Baskı Haziran 2015 – İstanbul
ISBN : 978-605-9155-02-1
Sayfa Sayısı : 200
İç : 135 gr. 1. sınıf parlak kușe kağıt – iplik dikiș
Kapak : 350 gr. 1. sınıf parlak kușe kağıt
Fiyat : 32.50 TL

10440972_10153459644559850_8191041416223148647_n 1 2 3 4 5 6

Bir de Facebook’ta Amerikan Vampiri Grafik ve Çizgi Romanları adında bir sayfa mevcut. Amerikan Vampiri Grafik ve Çizgi Romanları’na ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli. İyi okumalar !