Aylar: Haziran 2015

The Stand’in Dizisi Geliyor!

StandStephen King’in ünlü romanı The Stand, Türkçe adıyla Mahşer, yeniden televizyona uyarlanıyor. Daha önce 1994 yılında 4 bölümlük mini dizi şeklinde ekrana gelen The Stand 2016’da 8 bölümlük yeni haliyle ShowTime kanalında yayınlanacak.

Kaynak

Bir Ölüm – Stephen King

bir-olum

İlk kez Mart 2015’de The New Yorker dergisinde yayımlanmıştır. “Bir Ölüm,” genç bir kızın cinayeti ve onu öldürmekle suçlanan bir adamın öyküsünü anlatır.

Copyright: Stephen King 2015. Tüm hakları saklıdır.

Çeviri, Tarık Kaplan
Editör, A. Orçun Can

Kaynak: Kayıp Rıhtım

 ( http://www.kayiprihtim.org/portal/projeler/bir-olum-stephen-king/ )

Orijinal Metin: 

http://www.newyorker.com/magazine/2015/03/09/a-death-stephen-king )

* * *

Jim Trusdale’in, babasının gözden düşen çiftliğinin batısında bir barakası vardı. Şerif Barclay ile ona vekalet eden yarım düzine kasabalı onu bulduğunda oradaydı. Soğuk ocağın yanındaki sandalyede oturuyor, kirli bir ağıl montu giyiyor ve gaz lambasının ışığında Black Hills Pioneer Gazetesi’nin eski bir sayısını okuyordu. En azından bakıyordu.

Şerif Barclay kapıda durmuş, neredeyse eşiğin tamamını kapatıyordu. Elinde kendi gaz lambasını tutuyordu. “Dışarı çık Jim, ve ellerin de havada olsun. Silahımı çekmedim ve çekmek de istemiyorum.”

Trusdale dışarı çıktı. Havaya kaldırdığı ellerinden birinde hala gazeteyi tutuyordu. Durup duygusuz gri gözleriyle şerife baktı. Şerif bakışlarına karşılık verdi; dördü at sırtında, ikisiyse yanlarında solgun sarı harflerle “Hines Cenaze Evi” yazılmış eski bir at arabasında oturan diğer adamlar da öyle…

“Bakıyorum da neden burada olduğumuzu sormuyorsun,” dedi Şerif Barclay.

“Neden buradasın Şerif?”

“Şapkan nerede Jim?”

Trusdale gazete tutmayan eliyle kafasını yokladı, ama kahverengi kovboy şapkası orada değildi.

“İçeride, değil mi?” diye sordu şerif. Soğuk bir esinti atların yelelerini havalandırdı ve çimenleri yatırarak güneye doğru esti.

“Hayır,” dedi Trusdale. “Sanmıyorum.”

“O zaman nerede?”

“Kaybetmiş olabilirim.”

“Arabaya geçmen gerekiyor,” dedi şerif.

“Cenaze arabasında gitmek istemiyorum,” dedi Trusdale. “Kötü şans getirir.”

“Her yerin kötü şansa bulanmış,” dedi adamlardan biri. “Boğazına kadar kötü şansa batmışsın. İçeri gir.”

Trusdale at arabasının arkasına geçip içine tırmandı. Rüzgar daha güçlü bir şekilde tekrar esti, montunun yakalarını havaya kaldırdı.

At arabasında oturan iki adam aşağı inip arabanın iki yanında durdu. Biri silahını çekti, diğeri durdu. Trusdale onları sima olarak tanıyordu; ama isimlerini bilmiyordu. Kasabadanlardı. Şerif ve diğer dört adam barakasına girdiler. İçlerinden biri Hines’dı, yani cenazeci. İçeride bir süre kaldılar. Ocağı açıp külleri bile eşelediler. Sonunda dışarı çıktılar.

“Şapka yok,” dedi Şerif Barclay. “Olsaydı görürdük. Bayağı büyük bir şapka. Söylemek istediğin bir şey var mı?”

“Kaybetmiş olmam çok kötü. Aklı hala yerindeyken babam vermişti onu bana.”

“Nerede o zaman?”

“Söyledim ya, kaybetmiş olmalıyım… ya da çalınmış. Öyle olabilir. Yatmak üzereydim.”

“Yatmayı unut. Öğleden sonra kasabadaydın, değil mi?”

“Tabi ki öyleydi,” dedi adamlardan biri, atına tekrar binerken. “Onu gördüm. Şapkasını da takmıştı.”

“Kapa çeneni Dave,” dedi Şerif Barclay. “Kasabada mıydın Jim?”

“Evet efendim, öyle,” dedi Trusdale.

“Chuck-a-Luck’ta mıydın?”

“Evet efendim, oradaydım. Buradan oraya yürüdüm, iki kadeh içtim, sonra da geri yürüdüm. Sanırım Chuck-a-Luck’ta kaybettim şapkamı.”

“Hikayen bu mu?”

Trusdale bakışlarını karanlık Kasım göğüne kaldırdı. “Elimdeki tek hikaye.”

“Bana bak evlat.”

Trusdale ona baktı.

“Hikayen bu mu?”

“Söyledim ya, sahip olduğum tek hikaye bu,” dedi Trusdale ona bakarak.

Şerif Barclay içini çekti. “Pekala, hadi kasabaya gidelim.”

“Neden?”

“Çünkü tutuklusun.”

“Kahrolası kafasının içinde beyin yok ki,” diye belirtti adamlardan biri. “Babası bile yanında zeki kalıyor.”

Kasabaya gittiler. Yol altı kilometreydi. Trusdale cenaze arabasının arkasındaydı, soğuktan tir tir titriyordu. “Parasını çaldın da, tecavüz de mi ettin it herif?” diye sordu dizginleri tutan adam, arkasına dönmeden.

“Neden bahsettiğini bilmiyorum,” dedi Trusdale.

Yolculuğun geri kalanı rüzgarın uğultusu hariç sessiz geçti. Kasabada insanlar sokakta sıralanmıştı. Başta sessizdiler. Sonra kahverengi şal kuşanmış yaşlı bir kadın cenaze arabasının arkasından ağır aksak topallayarak koşup Trusdale’e tükürdü. Iskaladı ama küçük bir alkış dalgası oldu.

Hapishanede Şerif Barclay Trusdale’in at arabasından inmesine yardım etti. Rüzgar güçlüydü ve kar kokuyordu. Çalı topları Main Street’ten su kulesine doğru sürükleniyor, tahta bir çitin arkasında birikip titreşiyorlardı.

“Asın şu bebek katilini!” diye bağırdı bir adam, bir başkası taş fırlattı. Taş Trusdale’in kafasının yanından geçti, kaldırımda yuvarlandı.

Şerif Barclay arkasına döndü, gaz lambasını yukarı kaldırdı ve binanın önünde toplanmış olan kalabalığı gözleriyle taradı. “Kesin şunu,” dedi. “Aptalca davranmayın. Durum kontrol altında.”

Şerif, Trusdale’i pazısından tutarak önce ofisinden geçirdi, sonra da hapisaneye soktu. İki hücre vardı. Barclay Trusdale’i soldakine yönlendirdi. İçeride bir ranza, bir sıra ve bir de kova vardı. Trusdale sıraya oturmaya yeltenince Barclay, “Hayır. Ayakta dur,” dedi.

Şerif etrafına baktı ve kapı eşiğinde birikmiş kalabalığı gördü. “Hepiniz dışarı çıkın,” dedi.

“Otis,” dedi Dave adındaki, “ya sana saldırırsa?”

“O zaman onu zapt ederim. Görevinizi yaptığınız için teşekkür ederim ama şimdi uzamanız gerekiyor.”

Gittikleri zaman “Montunu çıkar ve bana ver,” dedi Barclay.

Trusdale montunu çıkardı ve titremeye başladı. Altında bir atletle dokusu neredeyse tamamen silinecek kadar çok kullanılmış ve bir dizi yırtılmak üzere olan, fitilli bir kadife pantolondan başka bir şey yoktu. Şerif Barclay montun ceplerini araştırdı ve R.W. Sears Saat Firması kataloğunun bir sayfasına sarılmış bir tutam tütün ile pesoyla ikramiye veren eski bir piyango bileti buldu. Ayrıca bir tane de siyah misket vardı.

“O benim şanslı misketim,” dedi Trusdale. “Çocukluğumdan beri var.”

“Pantolonunun ceplerini boşalt.”

Trusdale ceplerini dışarı çıkardı. Bir meteliği, üç tane nikeli (beş sent) ve Nevada’daki gümüşe hücumla ilgili Meksika piyangosu bileti kadar eski görünen, katlanmış bir gazete kupürü vardı.

“Botlarını çıkar.”

Trusdale botlarını çıkardı. Barclay içlerini kontrol etti. Birinin içinde on sentlik madeni para büyüklüğünde bir delik vardı.

“Şimdi de çoraplarını.”

Barclay içlerini dışarı çevirdi ve onları bir kenara attı.

“Pantolonunu indir.”

“Yapmak istemiyorum.”

“Ben de oradaki şeyi görmeye meraklı değilim, ama sen gene de indir.”

Trusdale pantolonunu indirdi. İç çamaşırı giymiyordu.

“Arkanı dön ve kıçını iki yana aç.”

Trusdale döndü, kalçalarını tuttu ve iki yana doğru açtı. Şerif Barclay yüzünü buruşturdu, iç çekti ve parmağını Trusdale’in anüsüne soktu. Trusdale inledi. Barclay parmağını çıkardı, çıkan hafif pop sesiyle tekrar yüzünü buruşturdu ve parmağını Trusdale’in atletine sildi.

“Nerede o Jim?”

“Şapkam mı?”

“Sence kıçından içeri şapkana mı baktım? Ocağındaki küllerin arasında? Akıllılık mı yapmaya çalışıyorsun?”

Trusdale pantolonunu çekip düğmesini ilikledi. Sonra da çıplak ayaklarla, titreyerek ayakta dikilmeye başladı. Bir saat önce evinde gazetesini okuyor, ocağın ateşini yakmayı düşünüyordu ama şimdi bu çok uzun zaman önceymiş gibi geliyordu.

“Şapkan benim ofisimde.”

“Öyleyse neden bana onun nerede olduğunu sordun?”

“Ne diyeceğini duymak için. Şapkanın icabına bakıldı. Asıl bilmek istediğim kızın gümüş dolarını nereye koyduğun. Evinde, ceplerinde ya da kıçında değil. Kendini suçlu hissedip onu bir kenara mı fırlattın?”

“Gümüş dolar hakkında bir şey bilmiyorum. Şapkamı geri alabilir miyim?”

“Hayır. O bir kanıt. Jim Trusdale, seni Rebecca Cline cinayetinden tutukluyorum. Bu konuda söylemek istediğin bir şey var mı?”

“Evet efendim. Rebecca Cline’ın kim olduğunu bilmiyorum.”

Şerif hücreden çıktı, kapıyı kapattı, duvardan bir anahtar aldı ve kapıyı kilitledi. Kapı kapanırken menteşeleri gıcırdadı. Hücre genellikle sarhoşlara ev sahipliği yapıyor ve nadiren kilitleniyordu. Şerif ona baktı ve “Senin için üzülüyorum Jim. Cehennem böyle bir şey yapan adamlar için yeterince sıcak değil,” dedi.

“Nasıl bir şey?”

Şerif cevap vermeden uzaklaştı.

Trusdale bir müddet boyunca Mother’s Best’ten yemek yiyip, sıranın üstünde uyuyarak ve iki günde bir boşaltılan kovaya işeyip sıçarak o hücrede kaldı. Babası onu görmeye gelmedi; çünkü seksenlerinde keçileri kaçırmıştı ve artık biri Sioux, diğeriyse Cheyenne olan iki kızılderili kadın tarafından bakıyordu. Bazen ıssız barakanın sundurmasında durur ve ahenkli ilahiler söylerlerdi. Ağabeyi Nevada’da gümüş avındaydı.

Bazen çocuklar hücresinin dışındaki ara sokağa gelip tekerlemeler söylüyorlardı. “Cellat, cellat, kafasını kes at.” Bazen de adamlar geliyor ve onu mahrem bölgelerini kesmekle tehdit ediyorlardı. Bir keresinde, Rebecca Cline’ın annesi geldi ve eğer izin verilseydi onu kendi elleriyle asacağını söyledi. “Bebeğime nasıl kıydın?” diye sordu, parmaklıklı pencerenin ardından. “Sadece 10 yaşındaydı ve o gün doğum günüydü.”

“Bayan,” dedi Trusdale, kadının yüzünü doğru dürüst görebilmek için sıranın üzerine çıkmıştı. “Ne sizin bebeğinizi ne başkasını öldürdüm.”

“Pis yalancı,” dedi kadın ve uzaklaştı.

Çocuğun cenazesine kasabadaki hemen hemen herkes katıldı. Kızılderililer de oradaydı. Hatta Chuck-a-Luck’ta işlerini yürüten iki fahişe bile… Trusdale hücrenin köşedeki kovanın üzerine çömelmiş, işini görürken uzaktan gelen ilahileri duyuyordu.

Şerif Barclay, Fort Pierre’e telgraf yolladı ve bir hafta kadar sonra gezgin bir yargıç geldi. Yeni atanmıştı ve bu iş için çok gençti. Sarı saçları Vahşi Bill Hickok gibi sırtına kadar uzanan bir züppe… Adı Roger Mizell’di. Küçük, yuvarlak gözlükleri vardı ve parmağında bir evlilik yüzüğü olmasına rağmen hem Chuck-a-Luck’ta hem de Mother’s Best’te gözü dışarıda bir adam olduğunu kanıtlamıştı.

Kasabada Trusdale’i savunacak bir avukat yoktu. Mizell de ticaret binasının, hanın ve Good Rest Hotel’in sahibi George Andrews’u çağırdı. Andrew kıtanın doğusundaki bir ticaret okulunda iki yıl yüksek eğitim almıştı. Trusdale’in avukatlığını ancak Bay ve Bayan Cline kabul ederse yapacağını söyledi.

“O zaman gidip onlarla görüş,” dedi Mizell. O esnada berber dükkanındaydı, sandalyede geriye yaslanmış, sakallarını kestiriyordu. “Fazla vakit kaybetmemeye bak.”

“Eh,” dedi Bay Cline, Andrews durumu açıkladığında. “Bir sorum olacak. Onu savunacak birini bulamadıkları takdirde adamı yine de asabilirler mi?”

“Bu Amerikan adaleti olmazdı,” dedi Andrews, “ve henüz Birleşik Devletlere dahil olmasak da yakında olacağız.”

“Bu işten sıyrılabilir mi?” diye sordu Bayan Cline.

“Hayır hanımefendi,” dedi Andrews. “Yapabileceğini sanmıyorum.”

“O halde görevinizi yapın ve Tanrı sizi kutsasın,” dedi Bayan Cline.

Dava bir Kasım sabahı başladı ve öğleden sonrasına dek sürdü. Belediye binasında yapıldı ve o gün gelinlik dantellerini kadar ince bir kar yağışı vardı. Arduvaz-gri bulutlar kasabanın üzerinde gezinerek daha güçlü bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu haber veriyorlardı. Davayla ilgili belgeleri inceleyip konuya iyice hâkim olan Roger Mizell, yargıçlığın yanı sıra savcılık görevini de üstlendi.

“Tıpkı kendinden borç alıp gene kendine ödeyen bir banker gibi,” Jürilerden birinin Mother’s Best’teki yemek arasında böyle dediği duyuldu ve her ne kadar kimse bu görüşe karşı çıkmasa da, kimse kötü bir fikir olduğunu söylemedi. Bir şekilde idare ediyordu sonuçta.

Savcı Mizell yarım düzine görgü tanıdığı çağırdı ve yargıç Mizell onun sorularına hiç itiraz etmedi. İlk önce Bay Cline ifadesini verdi ve en son Şerif Barclay geldi. Ortaya çıkan hikaye basitti. Rebecca Cline’ın öldürüldüğü gün pastalı ve dondurmalı bir doğum günü partisi vardı. Rebecca’nın birkaç arkadaşı gelmişti. Öğlen iki sularında, küçük kızlar Müzikli Sandalyeler ve Eşeğin Kuyruğunu Takma gibi oyunlar oynarken, Jim Trusdale Chuck-a-Luck’a girip bir kadeh viski sipariş etti. Kovboy şapkası kafasındaydı. İçkiyi yavaş yavaş içti ve bitince yenisini söyledi.

Şapkasını çıkarmış mıydı? Belki de kapıdaki askılardan birine asmıştı? Kimse hatırlayamıyordu.

“Onu daha önce hiç şapkasız görmedim,” dedi barmen Dale Gerard. “Şapka onun bir uzvu gibiydi. Eğer çıkardıysa muhtemelen tezgaha, hemen yanına koymuştur. İkinci kadehini de içti ve sonra kendi yoluna gitti.”

“Oradan ayrılırken şapka barın üzerinde miydi?” diye sordu Mizell.

“Hayır efendim.”

“Dükkanı kapattığınız sırada kapıdaki askıda mıydı peki?”

“Hayır efendim.”

Rebecca Cline o gün saat 3 sularında Main Street’teki eczaneye gitmek için kasabanın güney ucundaki evinden ayrıldı. Annesi ona doğum günü hediyesi olan gümüş dolarıyla biraz şeker alabileceğini ama hemen yememesini, çünkü o gün için yeteri kadar tatlı yediğini söylemişti. Saat 5 olup da hala geri gelmediğinde Bay Cline ve birkaç kişi onu aramaya başladı. Onu Barker’s Alley’de, Good Rest ile sahnenin deposunun arasında buldular. Boğulmuştu. Gümüş doları gitmişti. Adamlar ancak yas tutan babası onu kollarına aldığında Trusdale’in geniş kenarlıklı şapkasını gördüler. Kızın güzel elbisesinin eteğinin altında saklı kalmıştı.

Jürinin öğle yemeği sırasında sahne deposunun yakınlarından, suç mahallinin doksan adım kadar uzağından gelen çekiç sesleri duyuldu. Darağacının hazırlanışıydı bu. İş, adı oldukça manalı bir biçimde John House olan, kasabanın en iyi marangozu tarafından yapılıyordu. Büyük bir kar fırtınası geliyordu ve Fort Pierre’e giden yol belki bir hafta, belki de bütün kış boyunca geçilemez olacaktı. Trusdale’i bahara kadar cezaevinde tutmak gibi bir planları yoktu. Bu hiç de tasarruflu olmazdı.

“Bir darağacı yapmanın hiçbir zorluğu yok,” dedi House izlemeye gelen halka. “Bir çocuk bile bunlardan bir tane yapabilir.”

Hareket koluyla kontrol edilen bir kirişin tuzak kapısının arkasında yer aldığını ve herhangi bir son dakika aksaklığı olmaması için şaftın yağlı olacağını anlattı. “Eğer böyle bir şey yapıyorsanız, ilk seferinde doğru yapmak istersiniz,” dedi House.

George Andrews öğleden sonra Trusdale’i sanık kürsüsüne çıkardı. Bu olay salondakilerden ıslıkların yükselmesine, Yargıç Mizell’in de tokmağını vurarak eğer izleyiciler kendilerine hakim olmazlarsa salonu boşaltacağını söylemesine sebep oldu.

“Söz konusu gün Chuck-a-Luck meyhanesine girdin mi?” diye sordu Andrews, sükunet sağlandığında.

“Herhalde,” dedi Trusdale. “Yoksa burada olamazdım.”

Birkaç gülüşme duyuldu, Mizell de gülümsemesine rağmen gene de tokmağını masaya vurdu ve ikinci bir uyarıda bulunmadı.

“İki kadeh içki siparişi verdin mi?”

“Evet efendim, verdim. Yalnızca iki kadehe yetecek param vardı.”

“Ama sonra bir dolar daha edindin, değil mi seni it herif!” diye bağırdı Abel Hines.

Mizell tokmağını önce Hines’a, sonra da ön sıralarda oturan Şerif Barclay’e çevirdi. “Şerif, şu adama dışarıya kadar eşlik et ve kanunsuz davranışından ötürü cezalandır lütfen.”

Barclay, Hines’a dışarıya kadar eşlik etti ama onu kanunsuz davranıştan cezalandırmadı. Bunun yerine neden böyle bir şey yaptığını sordu.

“Üzgünüm Otis,” dedi Hines. “Orada sap gibi oturduğunu görünce dayanamadım.”

“Sokağın aşağısına gidip John House’un yardıma ihtiyacı var mı diye bir bak,” dedi Barclay. “Bu karışıklık bitmeden de buraya geri gelme.”

“İhtiyacı olan bütün yardımı aldı ve çok kar yağıyor.”

“Bir yere uçmazsın. Git.”

Bu sırada Trusdale ifadesini vermeye devam etti. Hayır, Chuck-a-Luck’ı terk ettiğinde şapkası başında değildi ama evine dönene kadar bunu fark etmemişti. O zaman da kasabaya kadar bütün yolu geri dönüp de onu aramak için çok yorgun olduğunu söyledi. Hem hava da kararmıştı.

Mizell araya girdi. “Bu mahkemeden lanet şapkanın kafanda olduğunu fark etmeden atlı kilometre boyunca yürüdüğüne inanmasını mı bekliyorsun?”

“Sanırım sürekli kafamda olduğu için orada olması gerektiğini düşündüm,” dedi Trusdale. Bu bir başka gülüşmenin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Barclay geri geldi ve Dave Fisher’ın yanına oturdu. “Neye gülüyorlar?”

“Gerzek herifin bir cellada falan ihtiyacı yok,” dedi Fisher. “Düğümü kendi elleriyle atıyor. Bunun komik olmaması lazım; ama bayağı komik.”

“O ara sokakta Rebecca Cline’la karşılaştın mı?” diye sordu George Andrews, yüksek sesle. Bütün gözler üzerindeyken dramaya karşı daha önce hiç hissetmediği bir yatkınlığının olduğunu keşfetmişti sanki. “Onunla karşılaşıp doğum günü dolarını çaldın mı?”

“Hayır efendim,” dedi Trusdale.

“Onu öldürdün mü?”

“Hayır efendim. Onu tanımıyordum bile.”

Bay Cline koltuğundan kalkıp bağırdı. “Onu sen öldürdün, seni yalancı orospu çocuğu!”

“Yalan söylemiyorum,” dedi Trusdale. Şerif Barclay o anda ona inandı.

“Başka sorum yok,” dedi Andrews, koltuğuna geri dönerken.

Trusdale ayağa kalkmaya yeltendiyse de Mizell ona oturmasını ve birkaç soruya daha cevap vermesini söyledi.

“Birinin siz Chuck-a-Luck’ta içerken şapkanızı çaldığını, kafasına taktığını, o ara sokağa gittiğini,Rebecca Cline’ı öldürdüğünü ve şapkayı sizi töhmet altında bırakmak için orada bıraktığını iddia etmeye devam ediyor musunuz Bay Trusdale?”

Trusdale sessiz kaldı.

“Soruya cevap verin Bay Trusdale.”

“Efendim, ‘töhmet altında bırakmanın’ ne demek olduğunu bilmiyorum.”

“Bizden birinin bu iğrenç cinayeti senin üzerine attığına inanmamızı mı bekliyorsun?”

Trusdale ellerini birbirine kenetleyip bir müddet düşündü. Sonunda dedi ki, “Belki de biri onu yanlışlıkla almış ve sonra da yere atmıştır.”

Mizell gözlerini kahkhakara boğulan salonun üstünde gezdirdi. “BuradaBay Trusdale’in şapkasını yanlışlıkla alan var mı?”

Pencereleri döven kar tanelerinin dışında içeride çıt çıkmadı. Kışın ilk büyük fırtınası gelmişti. Bu kasaba ahalisinin Kurt Kışı dediği mevsimdi; çünkü kurtlar, çöp aramak için sürüler halinde Black Hills’ten kasabaya inerlerdi.

“Başka sorum yok,” dedi Mizell, “ve hava şartlarından dolayı davayı sonlandırıcı bir karar vereceğiz. Jüri bir karar almak için çekilecek. Üç seçeneğiniz var baylar: masum, adam öldürmeye teşebbüs ya da birinci derece cinayet suçlusu.”

“Daha çok kız öldürme,” diye düzeltti birisi.

Şerif Barclay ve Dave Fisher, Chuck-a-Luck’a gitti. Abel Hines de omzundaki karları silkeleyerek onlara katıldı. Dale Gerard onlara müesseseden büyük birer bira servis etti.

“Hayır, bir bardak su istemiyorum, ama isteyebileceğimden kuşkuluyum.”

“Mizell’in başka sorusu kalmamış olabilir,” dedi Barclay, “ama benim var. Şapkayı boş ver. Madem kızı Trusdale öldürdü, nasıl oldu da gümüş doları bir türlü bulamadık?”

“Çünkü korktu ve onu bir yere attı,” dedi Hines.

“Sanmıyorum. Böyle bir şeyi akıl edebilmek için fazla aptal. Eğer o dolar elinde olsaydı Chuck-a-Luck’a geri döner ve içerdi.”

“Ne demeye getiriyorsun?” diye sordu Dave. “Sence o masum mu?”

“Diyorum ki keşke o meteliği bulabilseydik.”

“Belki cebindeki bir delikten düşmüştür.”

“Ceplerinde hiç delik yoktu,” dedi Barclay. “Sadece botlarından birinde vardı ve o da içinden bir dolar geçecek kadar büyük değildi.” Birasından biraz içti. Main Street’te uçuşan çalı topları karın içinde hayaletimsi beyinler gibi görünüyordu.

Jürinin karara varması bir buçuk saat sürdü. “Asılmasına ilk oylamada karar verdik,” dedi Kelton Fisher daha sonra, “ama adil görünmesini istedik.”

Mizell, Trusdale’e karar açıklanmadan önce söylemek istediği bir şey olup olmadığını sordu.

“Aklıma bir şey gelmiyor,” dedi Trusdale. “O kızı ben öldürmedim, tüm söyleyebileceğim bu.”

Fırtına üç gün sürdü. John House, Trusdale’in kaç kilo olduğunu düşündüğünü sordu Barclay’e. O da adamın altmış kilo civarı olduğunu söyledi. House çuval bezinden bir kukla yapıp içini taşlarla doldurdu ve hanın tartısının ibresi altmışa gelene kadar da içine ağırlık eklemeye devam etti. Sonra kasabanın yarısı karın altında orada durmuş izlerken kuklayı astı. Düzenek sorunsuz çalışıyordu.

İdamdan önceki gece hava açıldı. Şerif Barclay, Trusdale’e akşam yemeği için istediği her şeyi yiyebileceğini söyledi. Trusdale biftek ve yumurta istedi, yanında da et suyuna bulanmış, ev yapımı kızarmış patates. Barclay yemeğin parasını kendi cebinden verdi, sonra da masasına oturup tırnaklarını temizlerken Trusdale’in çatal bıçağının seramik tabakta çıkardığı sesleri dinledi. Sesler kesildiğinde hücreye girdi. Trusdale sırada oturuyordu. Tabağı o kadar temizdi ki Barclay adamın sosun kalanını bir köpek gibi diliyle temizlediğini düşündü. Adam ağlıyordu.

“Aklıma bir şey geldi,” dedi Trusdale.

“Nedir Jim?”

“Beni yarın sabah asacaklarsa mezarıma karnımda biftek ve yumurtayla gireceğim. Sindirmek için hiç vakit olmayacak.”

Kısa bir anlığına Barclay hiçbir şey söylemedi. Görüntü yüzünden değil ama Trusdale’in bunu düşünmüş olmasından dolayı dehşete düşmüştü. Sonra “Burnunu sil,” dedi.

Trusdale burnunu sildi.

“Şimdi beni dinle Jim, çünkü bu senin son şansın. Öğleden sonra o bardaydın. O saatte çok insan yoktu. Doğru mu?”

“Sanırım evet.”

“O zaman şapkanı kim aldı? Gözlerini kapat. Geçmişi düşün. Gözlerinin önünde canlandır.”

Trusdale kendisine söylenileni yaptı. Barclay bekledi. Bir süre sonra Trusdale ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerini açtı. “Onu takıp takmadığımı bile hatırlayamıyorum.”

Barclay içini çekti. “Tabağını bana ver ve bıçağı da uzat lütfen.”

Trusdale çatal bıçağı üzerine koyduğu tabağı parmaklıkların arasından uzattı ve bira içebilmeyi dilediğini söyledi. Barclay bunu bir süre düşündü, ardından montuyla şapkasını giydi, Chuck-a-Luck’a kadar yürüdü ve Dale Gerard’dan küçük bir kova bira aldı. Cenazeci Hines bir kadeh şarabı yeni bitirmişti. Barclay’le birlikte dışarı çıktı.

“Yarın büyük gün,” dedi Barclay. “10 yıldır burada bir idam gerçekleşmemişti ve şansımız varsa bir on yıl daha gerçekleşmez. O zamana kadar işi bırakmış olacağım. Keşke şimdi bırakmış olsaydım.”

Hines ona baktı. “Kızı gerçekten de onun öldürdüğünü düşünmüyorsun.”

“Eğer o yapmadıysa,” dedi Barclay, “bunu yapan kişi hala etrafta dolaşıyor demektir.”

İdam ertesi sabah saat 9’daydı. Hava rüzgarlı ve oldukça soğuktu fakat kasaba halkının çoğu olayı izlemek için oradaydı. Papaz Ray Rowles darağacının üzerinde, John House’un yanında duruyordu. Her ikisi de mantolarına ve atkılarına rağmen titriyordu. Papaz Rowles’un elindeki İncil’in sayfaları rüzgârla çırpınıp duruyordu. House’un kemerine sıkıştırılmış olan gösterişsiz, siyaha boyalı başlık da öyle…

Barclay, elleri arkasında kelepçelenmiş olan Trusdale’i idam sehpasına yönlendirdi. Trusdale basamaklara gelene kadar iyiydi ama sonra karşı gelmeye ve ağlamaya başladı.

“Yapmayın,” dedi. “Lütfen bana bunu yapmayın. Lütfen beni incitmeyin. Lütfen beni öldürmeyin.”

Küçük bir adama göre güçlüydü ve Barclay, Dave Fisher’a gelip bir el atması için işaret etti. Birlikte Trusdale’i yaka paça kavradılar, itip kaktılar ve 12 ahşap basamağa zorla tırmandırdılar. Bir ara öyle bir çırpındı ki; neredeyse üçü birden aşağı düşüyordu ve düşerlerse diye kollar onları tutmak için kalktı.

“Kes şunu ve bir erkek gibi öl!” diye bağırdı biri.

Platformun üzerindeki Trusdale bir anlığına sessizleşti ama Papaz Rowes 51. Ayeti okumaya başladığında çığlık atmaya başladı.“Göğsünü mengeneye sıkıştırmış bir kadın gibi,” diyecekti daha sonra biri, Chuck-a-Luck’ta.

“Yüce iyiliğinle bana merhamet et ey Tanrım,” diye okudu Rowles, hüküm giymiş adamın serbest kalmak için attığı çığlıkları bastırmak için sesini yükselterek. “Çok yüce olan merhametinle günahlarımı bağışla.”

House’un siyah başlığı kemerinden çıkardığını gören Trusdale bir köpek gibi solumaya başladı. Kafasını iki yana sallayarak başlıktan kaçınmaya çalıştı. Saçları uçuştu. House tıpkı oynak bir atı dizginlemeye çalışan bir adam gibi her hareketi sabırla takip etti.

“Dağlara bakmama izin verin!” diye böğürdü Trusdale. Burun deliklerinden sümükler akıyordu. “Dağlara bir kez daha bakmama izin verirseniz iyi olacağım!”

Ama House yalnızca başlığı Trusdale’in kafasına geçirmekle ve titreyen omuzlarının üzerinden bağlamakla yetindi. Papaz Rowles monoton bir şekilde devam ediyordu. Trusdale altındaki kapaktan kaçmaya çalıştı. Barclay ve Fisher onu geri ittiler. Aşağıdan birisi, “Sür şunu kovboy!” diye bağırdı.

“Amin de,” dedi Barclay, Papaz Rowles’a. “İsa aşkına amin de.”

“Amin,” dedi Papaz Rowles ve İncil’i kapatarak bir adım geri çekildi.

Barclay, House’a işaret verdi, adam da manivelayı çekti. Yağlı kiriş hareket etti ve kapak aşağıya doğru düştü. Tıpkı Trusdale gibi. Boynu kırıldığında bir çatırtı sesi çıktı. Bacakları neredeyse çenesine kadar çekilip geri düştü. Altındaki kar yığınlarına ayaklarından sarı damlacıklar düştü.

“Al sana, seni piç!” diye bağırdı Rebecca Cline’ın babası. “Yangın musluğuna işeyen bir köpek gibi geberdi. Cehenneme hoş geldin.” Birkaç kişi alkışladı.

Trusdale’in cesedi kafasında hala o siyah başlık olduğu halde kasabaya getirilirken bindirildiği arabaya yüklenene kadar izleyiciler orada beklemeye devam ettiler. Ardından dağıldılar.

Barclay hapishaneye geri döndü ve Trusdale’in kaldığı hücrede oturdu. Orada 10 dakika kaldı. Hava o kadar soğuktu ki nefesi gözle görülür bir şekilde buharlaşıyordu. Neyi beklediğini biliyordu ve sonunda beklediği şey geldi. Trusdale’in içtiği son biraları taşıyan küçük kovayı aldı ve kustu. Daha sonra ofisine geçti ve sobasını doldurdu.

Sekiz saat sonra Abel Hines geldiğinde hala oradaydı, kitap okumaya çalışıyordu. “Cenaze salonuna gelmelisin Otis. Sana göstermek istediğim bir şey var,” dedi.

“Nedir?”

“Hayır. Bunu gelip görmek isteyeceksin.”

Hines’ın Cenaze Salonu & Morgu’na yürüdüler. Arka odada, Trusdale çıplak bir şekilde soğuk bir zeminde yatıyordu. Havada kimyasal madde ve dışkı kokusu vardı.

“Bu şekilde öldüklerinde pantolonlarını doldururlar,” dedi Hines. “Başı dik şekilde giden adamlar bile. Yapabilecekleri bir şey yok. Kaslar gevşeyip bırakır.”

“Ve?”

“Yaklaş. Senin mesleğine sahip olan bir adamın boklu pantolondan fazlasını gördüğünü sanırdım.”

Pantolon yerdeydi. İçi dışına çıkarılmıştı. Pisliğin içinde bir şey parlıyordu. Barclay eğilerek yaklaştı ve bunun gümüş bir dolar olduğunu gördü. Uzanıp dışkının içinden onu çıkardı.

“Anlamıyorum,” dedi Hines. “Orospu çocuğu uzun süredir içerideydi.”

Köşede bir sandalye vardı. Barclay ona o kadar sert bir şekilde oturdu ki sandalyenin dolgusundan bir pof sesi çıktı. “Fener ışıklarını ilk gördüğünde onu yutmuş olmalı. Ve her seferinde geri çıktığında onu temizleyip yeniden yuttu.”

İki adam birbirine baktı.

“Ona inandın,” dedi Hines en sonunda.

“Aptallık; ama evet, inandım.”

“Belki de bu onunla ilgili olduğundan çok, seninle ilgili bir şey söylüyordur.”

“Son ana kadar masum olduğunu söyleyip durdu. Muhtemelen Tanrı’nın tahtının önünde dururken de aynısını söyleyecek.”

“Evet,” dedi Hines.

“Anlamıyorum. Asılacaktı.Her hâlükârda asılacaktı. Bunu anlıyor musun?”

“Ben güneşin neden yükseldiğini bile anlamıyorum. Bu metelikle ne yapacaksın? Kızın anne babasına geri mi vereceksin? Öyle yapmasan daha iyi olur çünkü…” Hines yüzünü buruşturdu.

Çünkü Cline’lar başından beri biliyordu. Kasabadaki herkes başından beri biliyordu. Bunu bilmeyen tek kişi kendisiydi. O aptal kendisiydi.

“Onunla ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.

Ani bir rüzgar şarkı seslerini taşıyarak esti. Kiliseden geliyordu. Şükür Duası ediliyordu.

Kıng’in İlk Çizgi Roman Deneyimi: Amerikan Vampiri

Son zamanlarda  ‘vampir’ konulu dizilere ve kitaplara oldukça aşinayız fakat vampir hikayelerinin kalitesizliği de hala tartışılan bir konu. Belki de bu kalitesiz tartışmalara son koyacak isim Stephen King…

King de son dönem vampir hikayelerinin kalitesizliği konusunda hemfikir. King, American Vampire için yazdığı ön sözde vampirlerin sadece geceleri çalışan dedektifler, anoreksik genç kızlar, ağlak bakışlı yakışıklı oğlanlar olmaması gerektiğini yazıyor. King’e göre vampirler;

“Katiller, tatlım. Leziz A tipi kana doyamayan hırçın katiller. Kötü oğlanlar ve kızlar. Avcılar.”

10422947_359875134219523_7393468991940489768_n

American Vampire evrimleşmiş yeni ve daha güçlü bir vampir türünün ilk örneği kanun kaçağı Skinner Sweet’in hikayesi. İlk kitapta ortak noktaları Skinner karakteri olan iki ayrı hikayeyi takip ediyoruz. King tarafından yazılmış ilk hikaye, 1880′lerde Vahşi Batı’da geçiyor. Bu hikaye, Skinner’ın ilk “Amerikalı Vampir” haline gelmesinin hikayesini ve dedektif James Book’la olan mücadelesini konu alıyor.

İkinci hikaye ise 1920′lerde Los Angeles’ta geçiyor ve genç aktris Pearl’ün vampir bir yönetmen tarafından tuzağa düşürülmesi ve bunun üzerine eski model vampirlerden hazzetmeyen Skinner tarafından yeni vampir türünün bir üyesi haline getirilmesini konu alıyor.10340064_335238633349840_7568736901808635257_n

İkinci kitaptan itibaren yazarlık görevini Snyder tek başına devralıyor. Her kitap Amerikan tarihinin farklı bir döneminde Skinner, Pearl ve kocası Henry’nin hikayesini devam ettiriyor.İkinci kitap 30′lu yıllarda daha yeni yeni büyümeye başlayan Las Vegas’ta, üçüncü kitap ise 40′larda 2. Dünya Savaşı zamanlarında geçiyor ve seriye ikinci çizer olarak Sean Gordon Murphy’i katıyor.

10257672_285270675013303_5446833692694844714_n

Her kitap serinin mitolojisini genişletse ve hikayeye yeni vampir türleri eklese de her şeyin merkezinde ölümsüz Pearl ve giderek yaşlanan kocası Henry’nin ilişkisi bulunuyor.

10646952_285270228346681_7682146197515411932_n

Amerikan Vampiri, ülkemizde JBC Yayıncılık tarafından yayınlandı. Çizgi romanın künye bilgileri:

1. Baskı Haziran 2015 – İstanbul
ISBN : 978-605-9155-02-1
Sayfa Sayısı : 200
İç : 135 gr. 1. sınıf parlak kușe kağıt – iplik dikiș
Kapak : 350 gr. 1. sınıf parlak kușe kağıt
Fiyat : 32.50 TL

10440972_10153459644559850_8191041416223148647_n 1 2 3 4 5 6

Bir de Facebook’ta Amerikan Vampiri Grafik ve Çizgi Romanları adında bir sayfa mevcut. Amerikan Vampiri Grafik ve Çizgi Romanları’na ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli. İyi okumalar !

Tim Robbins’e Kaçak Mahkumlar Sorulursa

New York’taki Clinton Hapisanesi’nden kaçmayı başaran iki mahkum sırra kadem bastı, 10 gündür tüm polis teşkilatı onları aramakla meşgul.

Cinayet suçlaması ile hapishanede bulunan Richard Matt (48) ve David Sweat (34) isimli mahkumlar hücrelerinin duvarını deldikten sonra binanın kanalizasyon sistemine ulaştı ve sokağa açılan bir kanalizasyon deliğinden çıkarak kayıplara karışmayı başardı.esaretin-bedeli_5494532

Stephen King romanından uyarlanan 1994 tarihli film “Esaretin Bedeli“nde (The Shawshank Redemption) mahkumlardan biri küçük bir aletle uzun yıllar tünel kazarak kanalizasyon borusuna ulaşıyor ve kaçmayı başarıyordu.

Hal böyle olunca ABD basını gözlerini filmin efsanevi başrol oyuncusu Tim Robbins‘e çevirdi.

Şu sıralar İtalya’da tatil yapmakta olan 56 yaşındaki Tim Robbins ise konuyla ilgili görüş vermekten artık sıkılmış.

Olay ilk duyulduğunda “O bir filmdi. Bu ise gerçek hayat” demekle yetinen Tim Robbins şöyle devam etmişti: “Bana göre bu farklı bir hikaye. Andy masumdu. Burada buna benzer bir hikaye olduğunu sanmıyorum.”

esaretin-bedeli_1328001

“Bu, her gemi battığında Leonardo DiCaprio’yu aramaya benziyor” diyen Robbins, küçük bir bilgi de paylaşmayı ihmal etmedi: “Aslında bu iki adam (Matt ve Sweat) bir ay kadar önce beni arayıp tavsiyelerimi sordular. Ben de ‘yedek kıyafet’ dedim.”

esaretin-bedeli_2966748

Film, Stephen King‘in korku türü haricindeki ender romanlarından “Rita Hayworth and Shawshank Redemption” hikayesinin bir uyarlaması.

Hikayenin yayın hakları için yazar Stephen King’e 5 bin dolarlık bir çek verilmişti.

Filmin yayınlanmasından yıllar sonra, King çeki yönetmen Frank Darabont’a şu notla geri gönderdi: “Olur da günün birinde kefalet parasına ihtiyacın olursa.

Yeniden Baskısı Yapılan King Kitapları

Altın Kitaplar baskısı tükenmiş pek çok Stephen King kitabında yeni baskıya giderek okurlarını sevindiriyor!

CHRISTINE

“Plymouth Fury model bir araba olan Christine’in geçmişinde pek çok gizemli olay vardır.

Asıl sahibinin habis ruhunu taşıyan Christine, hurda haldeyken yeni sahibine satılır ve artık önlenemez olaylar zinciri yeniden başlar.”

christine

Katil ruhlu bir arabanın peşinde geçen eser, 1983’te John Carpenter tarafından sinemaya uyarlanmıştı.

KUJO

“Kujo iri cüssesine rağmen uysal, akıllı ve sevilen bir köpektir. O da diğer köpekler gibi insanlara sadakatle bağlıdır.

Ne var ki beklenmedik bir biçimde bir yarasa tarafından ısırılır.

Artık ne Kujo bildik bir köpektir, ne de hayat bildik bir şekilde devam edecektir.

“Canavarlar asla ölmez.”kujo

İlk olarak 1982 yılında yayımlanan Kujo, daha sonra yeni baskılar bulma şansı yakalamıştı. 2015’te yeni bir kapakla tekrar bizlerle oldu. Oya Çakır‘ın çevirdiği eser, 1983’te Lewis Teague tarafından sinemaya uyarlanmıştı.

RÜYA AVCISI

“Bir zamanlar lanetli Derry kentinde dört arkadaş birbirine yardım ederek kahramanca bir şey yapmışlardı ve bu asla anlayamadıkları bir şekilde onları değiştirmişti.”ruyaavcisi

King‘in Tommynockers (Şeffaf)‘dan sonra uzaylıları konu aldığı bir başka büyük eser. Yeni baskı, Rüya Avcısı‘na da yeni bir kapak getiriyor. Kitabın 2003 yapımı bir filmi de mevcut. Lawrence Kasdan‘ın yönettiği filmin başrolünde Morgan Freeman‘ı görüyoruz.

GECE YARISINI DÖRT GEÇE

“Amerikan edebiyatının kelime sihirbazı olarak tanımlanan King bu eserinde bizlere dört novella sunuyor. King’in hikâyelerinin her biri, insan doğası ve bilinçaltının karanlık köşelerinde gizlenen yüzleşemediğimiz korkuları kaşıyarak tüm duyularımızı alarma geçiriyor.”geceyarisinidortgece

The Langoliers, Secret Window, Secret Garden, The Library Policeman ve The Sun Dog adlı uzun öykülerden oluşan kitap, uzun öykü türüne ders niteliği taşıyan öyküler içeriyor. Secret Window, Secret Garden adlı öykü ise 2004 yılında David Koepp tarafından sinemaya uyarlandı. Başrolünde Johnny Depp vardı.

Kuşku Mevsimi ve Esaretin Bedeli

“Usta yazar Stephen King’in novela türündeki öykülerinden oluşan Kuşku Mevsimi, en fazla “Shawshank Redemption” adlı filme çekilmiş öyküsüyle büyük ilgi gördü. Ülkemizde “Esaretin Bedeli” ismiyle hafızalara kazınan film, Amerikan Film Enstitüsü’nün hazırladığı “En İyi 100 Film” listesinde yer almaktadır.

c41eb2bf-66bd-48a1-890e-d717d259532b-1

Bugüne dek pek çok yapıtı film ve TV dizisi olarak yorumlanan yazarın Kuşku Mevsimi adlı romanında; Yetenekli Öğrenci, Esaretin Bedeli (Shawshank Redemption) ve Solunum Metodu adlı üç öykü bulunuyor. Stephen King, Kuşku Mevsimi ile yalnızca korku ve gerilimde değil dram türünde de usta bir yazar oduğunu kanıtlıyor…”

Tükenmiş kitapları tekrar okuyuculara kazandıran Altın Kitaplar’a, Stephen King Türkiye olarak teşekkürü bir borç biliriz.

 

 

Kaynak

 

“Mahşer” Dizi Oluyor

Dünyaca ünlü korku gerilim ustası Stephen King’in eserleri ardı ardına sinema ve televizyona uyarlanmaya devam ediyor. Bildiğiniz üzere King’in The Green Mile ve The Shinning başta olmak üzere bir çok eseri sinemaya uyarlanmış ve oldukça ses getirmişti. Ustanın film veya dizi olarak izleme şansına eriştiğimiz bir çok eserinin yanında henüz uyarlanamamış eserleri de bulunmakta. Bunlardan biri de geçtiğimiz günlerde haberini yaptığımız ve film olma yolunda emin adımlarla yürüyen Kara Kule serisi.

Öte yandan King’in bir diğer ünlü romanı Mahşer de nihayet televizyon dizisi olarak karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Gerçi bu eserin ilk uyarlaması sayılmaz. İlk olarak 1994 yılında Mick Garris’in yönettiği dört bölümlük bir mini dizi olarak yayınlanan yapım, oldukça beğenilmesine karşın eski bir yapım olarak kaldı haliyle. Yapımcılar da bunun farkında olmalı ki ünlü eseri bir kez daha günümüz teknolojisinin getirdiği nimetlerden yararlanarak hakkıyla yansıtmak istiyor.the stand movie stephen king

Yapımcılığını Warner Bros. ve CBS Films’in üstleneceği dizi için Showtime kanalıyla görüşmelere başlanmış. Yönetmen koltuğuna oturacak isim için Josh Boone’un (The Fault In Our Stars) adı geçiyor. Başta bir film olarak tasarlanan proje daha sonra senaryonun uzunluğu nedeniyle sekiz bölümlük bir mini dizi haline getirilmiş. Hatta yapımcılar bunun bile yetersiz kalacağını, dizi ile birlikte hikayeyi 3 saatlik bir film ile bitirmek istediklerini belirtiyorlar.

Kitabı okumayanlar için romanın konusuna kısaca değinecek olursak: Biyolojik denemeler yapılan bir kuruluştan kaçan biri, kısa süre sonra domino etkisiyle insanların yüzde doksan dokuzunu yok edecek mutasyona uğramış ölümcül bir grip mikrobunu yaymaya başlar. Hayatta kalmayı başaran korku ve şaşkınlık içindeki bir avuç insan kendilerini kurtaracak bir lider arayışı içine girer. Ve iki aday ortaya çıkar… Colorado’da bir halkevi kurmakta ısrar eden 108 yaşındaki hayırsever rahibe Abagail ve kötülükten başka bir şey düşünmeyen, kargaşadan mutlu olan şiddet yanlısı kötü adam Randall Flagg…

King’in ülkemizde en son sansürsüz basılan haliyle 1216 sayfalık bu muazzam eseri hakkıyla ekrana yansıtılır mı bekleyip göreceğiz ama en azından yapımcıların film değil de televizyon da karar kılmaları, bizce doğru bir hamle olmuş. Dizinin çekimlerine 2016’da başlanması planlanıyor.

Kaynak

Kara Kule’nin Beyazperde Uyarlaması Yönetmenini Buldu

Stephen King’in Kara Kule serisinin beyazperdeye uyarlanması, yıllardır yapım aşamasında olan bir proje.

İlk olarak Universal Studios’la anlaşılmış, daha sonra Warner Bros.’a geçilmiş, daha da sonra film projesi rafa kaldırılıp bir dizi için hazırlıklar başlamış, en sonunda da proje tamamen iptal olmuştu.

Ejderha Dövmeli Kız’ın senaryo yazarlığını yapan ve En İyi Yabancı Film dalında Akademi Ödülü adayı olmuş Nikolaj Arcel, Kara Kule için bir kez daha yönetmen koltuğuna oturacak.85th+Annual+Academy+Awards+Arrivals+t0JMdOhNzYNl

Önceki haberlerde yönetmenliği üsteleneceği söylenen Ron Howard’la kıyasladığımızda, Arcel pek de tanınmış bir isim değil fakat daha genç ve daha hevesli bir yönetmen, filme yeni bir soluk getirebilir. Sıkı bir Stephen King okuyucusu olması da, yapım ekibinin Arsel’i seçmesinde önemli bir etken olmuş. Haberin devamında da anlaşmanın kısa sürede sağlanacağı ve yönetmenin senaryo yazımına başlayacağı belirtilmiş.

the_dark_tower_by_machiavellicro-d70h8pi

En az üç filmden oluşacağı açıklanan sinema uyarlamasının yanı sıra, filmler arasında yayınlanması planlanan dizi için hazırlıklar da başlamış durumda. Yakında oyuncu kadrosundan da haberler gelmeye başlayacak gibi gözüküyor.

Kaynak